Kitap,kütüphane ve bilgi üçgeninde Türkiye-Doç.Dr. Erol YILMAZ

Kitap, kütüphane, okuma alışkanlığı, eğitim-kütüphane ilişkisi ve benzer konular gelişmiş ülkelerin genel gündeminde sürekli şekilde yer alsa da, ne yazık ki, ülkemizde hemen hiçbir dönemde bu denli önemli görülmedi; bu bağlamda, değer ve itibar da görmedi. Oysa bu toplum, neredeyse tamama yakını, ilk emri “Oku” olan bir dinin üyelerinden oluşuyor ve bu üyelikten duyulan memnuniyet her fırsatta dile getiriliyor.

Bu bireyler ki, ataları savaş meydanlarına bile at sırtında kitap taşımış, okumuş, şiir yazmış, beste yapmış ve o toplum ki, tüm tarihi boyunca yazıya hürmeten kâğıt bile kıymet görmüş, düştüğü yerden kaldırılmış.

İşte böyle bir kültürün torunlarının, bugün kitap, kütüphane, okuma vb. unsurlardan/ olgulardan uzak olması anlaşılır ve açıklanabilir gibi değil. Durum karmaşık mı karmaşık…

Bununla birlikte, biraz daha içerilere sokularak somut olaylar üzerinden bakıldığında, durumu biraz olsun anlaşılır kılacak manzaralarla karşılaşmak da mümkün.

Bir ülke düşünün ki…

Bu toplum ki, genç bireyleri topçu, popçu ya da manken olarak bir an önce köşeyi dönme ve “yırtma” peşinde; medyası, eğer birbirinin tekrarı haberleri saymazsak, magazin peşinde; kimi siyasetçileri ise, günü kurtarma derdinde.

Bir ülke düşünün ki, sokaktaki adamdan siyasetçisine kadar, ‘bilgi toplumu’ndan ‘bilgisayar toplumu’nu anlıyor olsun. Dolayısıyla bilgisayar sayısını artırmanın, bilgi toplumuna yükselmenin yeter şartı olduğunu zannetsin. ‘Bilgi’nin değil, onu işleyen, depolayan ve ileten bilgisayarın aslolduğuna inansın.

Kitap denilen bilgi, kültür, sanat ve eğitim taşıyıcı ürünler, bu ülke bireylerinin ihtiyaç sıralamasında 235. sırada yer alsın.

Bir ülke düşünün ki, birçok iş, 2013 yılında dahi sözlü kültür –sora sora– ve deneme yanılma yöntemleriyle halledilmeye çalışılsın.

Kütüphane denildiğinde, sıkıcı mekânlar; kütüphaneci denildiğinde de, kitapların tozlarını alarak raflara dizen asık suratlı, gözlüklü ve topuz saçlı kadınlar akla gelsin. Kitap denildiğinde ise, en iyi niyetli yaklaşımla bile, ders kitabı ya da olumsuz anlamda, -televizyon haberlerinde kimi zaman sunulduğu gibi- bir suç unsuru zihinlerde belirsin.

Uluslararası arenada liderliğe soyunan bir ülke düşünün ki, gelişmiş dünyada onlarca yıldır, “halk üniversitesi” unvanıyla taçlandırılan halk kütüphaneleri, devletin sırtında bir yükmüşçesine yerel yönetimlere “yıkılmak” istensin. Bunun için oturulup, enikonu mevzuat oluşturulmaya çalışılsın.

Adı var kendi yok kütüphaneler

Okul kütüphanelerinin, öğrenciler ve veliler bir yana, öğretmen ve okul idarecilerinin bile umurunda olmadığı, adı var kendi yok kütüphaneler şeklinde olduğu bir ülke düşünün.

O ülke ki, ulusal yayın yapan 35-40 başlık gazete, verilen çok sayı ve türdeki promosyona rağmen, bir günde toplamda beş milyon tiraja dahi ulaşamasın.

Anneler çocuklarını kitapla, dergiyle, ‘bilgi’yle büyütmek yerine, televizyon denen “postmodern anne”nin kucağına ve merhametsizliğine terk etmiş olsun. Ve o ülkede, çocukları anneler değil, televizyonlar emzirsin, çeşit çeşit zehirlerle.

Bir ülke düşünün ki, kimi üniversite rektörleri, kampüs içi yol kaldırımlarının yapılmasını, üniversitenin kütüphanesinden daha öncelikli bir iş olarak kabul ediyor olsun.

Kitap okuma eylemi ceza  mı?

Mahkemelerdeki bazı iyi niyetli hâkimler, hafif suçluları cezalandırmak için kitap okuma eylemini ceza olarak versin; mahkûm olan ise, “kitap okumak delikanlıyı bozar, ne olur bana da adam gibi ceza verin” diye o hâkimlere yalvarsın.

Bir toplum ki, “en iyi hediye kitaptır” diye sıkça söylenilse de, kitap hediye etmek bir yana, hediye kitap alanlar bu hediyelerden ışık hızıyla kurtulmaya çalışsın.

Kütüphanecilik denildiğinde akla bir şey gelmediği için, o ülke ve toplumda, kütüphaneler, herkesin çalışabileceği ve herkesin orada her işi yapabileceği sürgün yerleri olarak algılansın.

O toplum ki, “ben de okumak istiyorum ama zamanım yok” yalanına sığınanlar, günde ortalama altı saat televizyon izliyor olsun.

Böyle bir ülke, acımasız bir rekabetin yaşandığı uluslararası devler liginde nasıl yer alır, muhtaç ülkelere nasıl el uzatır ve lider ülkeler konumuna nasıl yükselir?

Ve böyle bir toplum nasıl bilgi toplumu olur da, diğer toplumlara örneklik teşkil eder; eğitim, bilim, kültür, sanat, edebiyat ve sair alanlarda?

Kitap, ihtiyaç listesinde 235. sırada

Peki, böyle bir ülkede demokrasi ve özgürlük olur mu? Araştırma-geliştirme, bilim ve buluşlar olur mu? Olursa, ne oranda olur?

Ve kitabın ihtiyaç sıralamasında ancak 235. sırayı alabildiği bir ülkede; yüksek potansiyeli olanlar, beyinlerini, kendilerini geliştirebilecekleri ülkelere göçürmez de ne yaparlar?

Nasıl olur da, siyaset yirmi birinci yüzyılı yaşadığımız bugün dahi, “bilgi odaklı” değil, kasaba siyasetçisi mantığıyla ve “kara düzen” yapılabilir?

Nihayet, “deprem bu ülkenin kaderidir” diyerek, adeta bağıra çağıra gelen depremlere karşı bilgi odaklı çözümler geliştirmek yerine; nasıl olur da ve ne yüzle, etkili ve yetkililer hâlâ ve hâlâ sadece meydana gelen depremlerin yaralarını sarmakla yetinir ve lider ülke potansiyeline rağmen, bütün bir halkı bilgisizlik depreminin acımasız kollarına bırakabilir, yeni bir deprem olana kadar.

Aslında tüm bu soruları bir yana bırakarak, geliniz sadece, “çoğunluğu, kitabın ve okumanın yüceltildiği bir kültürden gelen bu coğrafyanın insanı, nasıl olur da, kitaba ihtiyaçları arasında 235. sırayı lâyık görebilir?” sorusu üzerine düşünelim.

Bu acı sorunun objektif cevaplarını bulabilirsek, ülkenin pek çok problemini kolayca çözebiliriz gibi geliyor bana.

Katılır mısınız bu görüşe?

Kaynak: http://kulturgundemi.com

You may also like...

Bir Cevap Yazın