Bir Kütüphaneciye Muayene Olmak İster Misiniz?-Doç. Dr. Erol Yılmaz

Liyakat ve ehliyet, kamu kurumlarında göreve alınmayla ilgili olarak, en çok bilinen ve dillendirilen önemli konulardan biri… İlgili mevzuatta liyakat konusunda açık hükümler bulunuyor. Sadece dünyevî hükümler mi söz konusu, liyakat ve ehliyete dair? Değil elbette… “İş ehline verilmediği zaman kıyameti bekleyiniz” şeklindeki kutlu sözün çağlara nakşolmuş uyarısı dikkate alınmadığı zaman karşılaşılan olumsuz sonuçları görmek isteyenleri tarihin tozlu sokaklarına göndermeli…

Bir de, güzel Anadolumuzun tertemiz insanlarının, atasözü kimlikli vecîzelerine bakılacak olursa, bu konuda birçok kıymetli ve derin söz selamlayıverir bizleri.

“Yarım doktor candan, yarım imam dinden eder” sözü, ne kadar da etkili biçimde ifade eder, ehliyetsizlere iş verilmesinin olumsuz sonuçlarını.

Sadece bu pek güzel ve anlamlı sözde yer alan konularda değil tabii ki; hangi sektör, iş ve görev olursa olsun bu böyle… İş ehline, yani liyakatli ve ehliyetli olana verilecek ki, sonuç olumlu olsun ve o işten bir hayır gelsin. Yoksa maazallah…

Peki, bu konuda Türkiye fotoğrafına bakıldığında durum nasıl derseniz, parçalı bulutlu derim hiç düşünmeden… Yer yer güneşli bir hava ve açık bir gökyüzü görünse de, yurdun birçok sektöründe kara, kapkara bulutlar görünüyor…

Yıllardır kara bulutların egemen ve pervasız bir şekilde dolaştığı sektörlerden biri, Bilgi ve Belge Yönetimi alanı… Çok bilindik adıyla Kütüphanecilik… Yani kütüphane ve bilgi hizmetleri…

Üniversite düzeyinde eğitim-öğretim verilmeye başlanmasının (1954-55) üzerinden altmış yıl geçmiş ve bu süre zarfında yüzlerce meslek elemanı mezun olmuş olsa da, sanki yetişmiş profesyonel yokmuş veya yetmiyormuş gibi, deyim yerindeyse, önüne gelenin kütüphanelerde görev almak için mücadele verdiğini görüyoruz yıllardır. “Ne iş olsa yaparım abiciler” bile talip, kütüphanelerde çalışmaya… Akıllara ziyan…

Hele de yönetici olmak için…

Sanki “üniversitelerin herhangi bir bölümünden mezun olmuş olmak” kütüphanelere yönetici olarak atanmak için yeter şartmış gibi, “adamını” bulan koşturuyor adeta, kütüphanelerin yönetici koltuklarına oturmak için…

Diplomanın üstüne, bir de kitap okumayı seviyorsa, kalem sahibi olduğuna inanıyorsa (edebiyat muhitlerinde adları ve yüzleri pek bilinmese bile) ve dahi birazcık da Osmanlıca bilgisine sahipse, tutabilene aşk olsun “muhteremleri”…

Kimler soyunmuyor ki kütüphaneleri ve bilgi merkezlerini yönetmeye… Tarihçiler, edebiyatçılar, din adamları, açık öğretim fakültesi mezunları ve daha kimler kimler…

Belki hepsi kitap okumayı çok seviyor… Bir kısmı yazar, şair unvanının hakkını verecek düzeyde kalem sahibi de olabilir… Ama hepsinin bu bağlamdaki ortak noktası “kütüphaneci değiller”… Üniversitelerin Bilgi ve Belge Yönetimi bölümlerinde en az dört yıl lisans düzeyinde eğitim-öğretim görerek, “Kütüphaneci” diplomasını hak etmiş değiller…

Dolayısıyla uluslararası kütüphanecilik evreninde uygulanagelen teknik hizmetler ve çok çeşitli kullanıcı hizmetleri konusunda eğitim-öğretimleri ve uygulama birikimleri bulunmuyor. Yani liyakatsizler, yani ehliyetsizler!

Şu halde, herhangi bir bilim alanında, en az lisans düzeyinde eğitim-öğretim görerek mezun olmak; başka, bambaşka alanlarda göreve talip olmak, hatta o görevlerin icra edildiği kurumların -olabildiğince- tepe yöneticiliğine zıplamak için yeterli olacaksa, en başta sorulacak soru şu; “o halde ne diye, onlarca üniversitenin yüzlerce bölümündeki şu kadar anabilim dalında farklı ders programları çerçevesinde eğitim-öğretim veriliyor?”

Bunca emek ve maddî yatırıma ne gerek var? Temel bir eğitimin üzerine, deyim yerindeyse, usta-çırak ilişkisiyle iş öğrenilsin ve herkes her işe soyunsun! Tarih köprüsünün altından onca su geçtiği ve 2014 yılına gelindiği halde böyle yapılacaksa, örneğin, berberler de diş sökmek için tekrar kerpetenlerini ellerine alıversinler!

Bu kadar ironi yeter… Liyakat konusunun evrensel kabul görmüşlüğüne, ülkemizde de en azından mevzuata yerleşmişliğine rağmen, önüne gelenin kütüphaneleri ve bilgi merkezlerini yönetmeye kalkması ve bu tür atamalara açıkça yol vermek, öncelikle ve önemle Türkiye’ye ve bu ülkenin onlarca yıllık birikimine haksızlıktır…

Motosiklet ehliyetine sahip bir kişinin ağır vasıta sürmesinin nelere yol açacağını bilebilmek için kan revan kazaların gerçekleşmesine gerek var mı?

Ağır vasıta ehliyetine sahip bir sürücünün (bu konuda çok deneyimli bile olsa), uçak sürmesinin hayali bile dehşet verici değil mi?

Sanırım hiç kimse, ağır ceza mahkemesinde, mağduru olduğu bir davaya, doktoralı bile olsa, bir kütüphanecinin bakmasına razı olmaz…

Hiç kimsenin, Kütüphanecilik bilim ve meslek alanında doçent veya profesör olan bir kişinin, kendisini veya bir yakınını muayene etmesini, daha korkuncu, ameliyat etmesini istemeyeceği gibi…

O halde?

Yıllardır Kütüphanecilik alanının yöneticilik kadrolarına yapılan ağır taarruz neyin nesi?

Kaynak: http://kulturgundemi.com/

You may also like...

1 Response

  1. Sağolun dedi ki:

    Erol hocaya teşekkürler, kendisi duyarlı bir akademisyendir.

    Tüsak hakkında, Daha henüz alt komisyonlar kurulmadı.Komisyonların kurulması aşamasına geldiğinde Ali Fuat Başkan konuyu takip edeceğini geçen hafta bana söylemişti.dernek başkanımız takipçiliğini yapacaktır…

Bir Cevap Yazın