Kütüphanedeki Göz

Bir haftadır herkesin gündeminde olan çöl fırtınası nihayet ülke sınırlarına ulaşmıştı. Gökyüzünü kaplayan kumun güneşle buluşması şehrin tüm renklerini kırmızıya bürüyordu. Haftanın ilk iş günü için “Kırmızı Pazartesi” nitelemesine başlamıştı haberler, zorunlu olmadıkça dışarı çıkmayın uyarısıyla. Ve kırmızının hükmünde bir “Körlük” yaşanıyordu gören gözlerde. Ben de kütüphanenin penceresinden “Görmek” için uğraş veriyordum çölden kaçan kum tanelerini. “Veba” salgınından kaçar gibi kaçmıştı çölün tepelerinden, sınır tanımayan bir “Kavim”i andıran kum taneleri.

O an “Adını Unutan Adam”’ın hikayesi geldi aklıma kum taneciklerini kovalarken gözlerim. Elinde “İstanbul Hatırası” yazan bir fotoğraf ve o fotoğrafta “Heba” olan bir ömrün yüklediği bakışlarla bakan kendini gösterdi bana. “Ben bu adamın adını arıyorum, adını öğrenirsem geçmişini de öğrenirim.” dedi. Gözlerimde şaşkınlık “O sizsiniz.” demeye kalmadan adını unutanın gölgesinin de olmadığından bahsetti bana. “Gölgesizler”’in varlığının kanıtlanamadığı gibi adını unutanların da geçmişi olamazdı. Çünkü bir isim bir karakterdir insana yüklenen ve olmadığında insanın varlığını yok eden. Bütün bunları anlatırken radyoda “Kuşlar Yasına Gider” türküsü çalıyordu hafiften.

Sonra bir gemiden bahsetti bana. Üzerinde “Amat” yazıyormuş silik harflerle. Uçsuz bucaksız denizleri “Kızıl Nehirler”i aşmış emin olamadığı bölük pörçük hatıralarında. Bu yaşadıklarına da şahit olmaya “Yalancı Tanıklar Kahvesi”’den kimseyi ikna edememiş. Sonra aklına kütüphane gelmiş. Adını ve dolayısı ile geçmişini bulabilmek için soluğu bizim kütüphanede almış. O bana puslu hayatını bir solukta anlatırken aklıma “Puslu Kıtalar Atlası” geldi nedense. Ama o “Adını Unutan Adam” bunları anlatmayı bitirir bitirmez bir şeyin anımsamış gibi durdu ve bir şey söylemeye fırsat kalmadan hızla kütüphaneden ayrıldı. Bir daha da kütüphaneye uğramadı.

Kırmızıya boyanmış bir şehir manzarasında bunları hatırlarken, gözüm “Eskici ve Oğulları”’na takıldı. Eskiye, gözden düşene yeni bir hayat verebilmek için şehri sokak sokak dolaşıyorlardı her gün. “Küçük Şeylerin Tanrısı”’ydı eskici benim gözümde. Eskilerle yetinen ve mandal, leğen gibi küçük şeylerle mutlu eden. Çöl fırtınasının şehri işgal ettiği bu havada da eskinin peşine düşmüşlerdi erinmeden. Kendi aralarında hiç konuşmazlardı çok “Suskunlar”’dı ama konu eski olunca şehrin en gürültücü en çenesi düşük insanı onlardı.

Anayurt Oteli”’nin bitişiğindeki apartmanın balkonundan bir “Kırmızı Saçlı Kadın” durmaları için el salladı “Eskici ve Oğulları”’na. Bir süre sonra da elinde hatıralarla dolu eski eşyalardan bir sepetle göründü apartman kapısında. Bir sepet dolusu hatıra karşılığında bir avuç mandal bir de küçük bir leğen aldı eskiciden. “Eskici ve Oğulları” da hatıra yüklü başka eskilerin peşinde şehre daldı toz bulutunun arasında.

Gözüm toz fırtınası ve güneş ışığıyla kızıl renge bürünen “Anayurt Oteli”’ne takıldı. Şehrin yabancısı nice insanı “Mavi Karanlık”’larda ağırlamış bu otel, toz fırtınasının etkisiyle “Yüzyıllık Yalnızlık”ı yaşamış gibi duruyordu. Şehrin terkedilmiş havasından o da nasibini almıştı.

Bu otelde kalan müşterilerden bazılarının kütüphaneye yolu düşüyordu. Bazen ünlü bir yazar oluyordu bu bazen de tezi için araştırma yapan bir öğrenci. Ama hiç biri bu otelin odasında ölü bulunan Zebercet kadar dikkat çekmedi. Zebercet; doktora öğrencisi. Şehre her geldiğinde bu otelde kalır ve her gelişinde de kütüphaneye uğrardı. Son gelişinde de araştırma konusundan; “Ayna Korkusu”’ndan bahsetti. İnsanların özeleştiriden yoksun olduğunu, gerçeklerle yüzleşmek istemediğini anlattı. Ve bu özelliklerden yoksun insanların “Bir Gün Tek Başına” kaldıklarından artık “Sevgili Arsız Ölüm”’ü beklemekten başka seçenekleri olmadığından bahsetti. Onun ölüm sebebi hiç bilinemedi.

Kızılın ve kırmızının esir aldığı bu pazartesi günü bunların aklıma nasıl geldiğini, bunları neden hatırladığımı bulamadım. Bir okuyucunun “Bu kitabı ödünç alabilir miyim?” sorusuyla kütüphanede olduğumu hatırlayıp kendime geldim. Ödünç almak istediği kitaba baktım üzerinde “Sonsuzluğa Nokta” yazıyordu.

Yazıda adı geçen kitapların yazarları:

1-Gabriel Garcia Marquez: Kırmızı Pazartesi, Yüzyıllık Yalnızlık.

2-Jose Saramago: Körlük, Görmek.

3-Ahmet Ümit: Kavim, İstanbul Hatırası.

4-Mehmet Eroğlu: Adını Unutan Adam.

5-Hasan Ali Toptaş: Heba, Gölgesizler, Kuşlar Yasına Gider, Sonsuzluğa Nokta.

6-Albert Camus: Veba.

7-Jean Christophe Grange: Kızıl Nehirler.

8-İhsan Oktay Anar: Amat, Puslu Kıtalar Atlası, Suskunlar.

9-Vedat Türkali: Yalancı Tanıklar Kahvesi, Bir Gün Tek Başına, Mavi Karanlık.

10-Orhan Kemal: Eskici ve Oğulları.

11-Arundhati Roy: Küçük Şeylerin Tanrısı.

12-Yusuf Atılgan: Anayurt Oteli.

13-Tarık Ali: Ayna Korkusu.

14-Latife Tekin: Sevgili Arsız Ölüm.

Dış Mihrak

Dış Mihrak

Marmara Üniversitesi BBY Mezunu

You may also like...

Bir Cevap Yazın