Kütüphaneler ve İnsan İsrafı ∕ Erol YILMAZ

İki açıklama eşliğinde iki soruyla başlayalım muradımızı dile getirmeye…

Bir sağlık sistemi düşünün ki…

İşlevsel hastane binaları var; yatak sayıları yeterli… Her anabilim dalına ait poliklinikler ve servis katları mevcut.

Sağlık araç-gereçleri yerli yerinde. Görüntüleme cihazları, laboratuvarlar beş yıldız…

Hastabakıcılar, güvenlik görevlileri sayısal olarak eksiksiz ve görevlerini lâyıkıyla yerine getiriyorlar.

Laboratuvar çalışmaları bağlamında uzmanlar ile değerli işlevleri için hemşireler nicel ve nitel anlamda ihtiyaca cevap verecek düzeyde.

Fakat o sistemin hastanelerinde “1” tane bile doktor yok. Muayene edecek, röntgen vs. tahlil sonuçlarını değerlendirecek, teşhis koyacak, ilaçlı-ilaçsız tedaviye karar verecek, ameliyat yapacak… Evet, bütün bu sağlık işlerini uzmanlık donanımıyla gerçekleştirecek “1” tane dahi doktor yok.

İşbu yapıya sağlık sistemi denilebilir mi?

Geliniz bir de hukuk sistemi düşünelim…

Adalet sarayları, ceza infaz kurumları (cezaevleri) sayısal bakımdan ve nitelik olarak on numara.

Yazı işleri müdürleri eksiksiz… Mübaşirler, kâtipler…

Klasik adıyla gardiyan diye bildiğimiz görevliler tastamam.

Ve fakat uzmanı oldukları hukuk alt dalları çerçevesinde adaleti tesis etmek için görev yapacak olan hâkim ve savcı sınıfından “1” kişi dahi yok bu organizasyonun ilgili mekânlarında.

Peki, kısaca özetlenen bu yapıya yargı sistemi denilebilir mi?

Şimdi biraz nefes alıp, israf konusunda birkaç söz söyleyelim izninizle.

İsraf haramdır; haram da günahtır. Kısa ve öz… Eğmeden, bükmeden…

Uzun uzun anlatmaya, ayetlerden, hadislerden örneklendirmeye veya temellendirmeye gerek yok. Ortalama dinî bilgisi olan herkesin bileceği din odaklı bir gerçek bu.

İsraf denildiğinde, akıllara hemen ve derhal maddî boyut, yani öz adıyla “para” gelse de, İslam dini odaklı referans kaynaklarının hemen tamamında paranın/ maddî imkânın israf edilmesinin yanlışlığı dışında, başka değerlerin de israfı konusunda yasaklayıcı âmir hükümlere ve görüşlere yer verilir.

‘Sağlık’, ‘gençlik’ ve ‘vakit/ zaman’ bu değerlerin öne çıkanları, hemen akla gelenleri…

Bunlarla ilgili dinî hükümler, âlim görüşleri ve vecizeler saymakla bitmez.

Bunların dışında bir israf türü daha var ki, o da, “insan israfı”dır.

“O da ne” dediğinizi duyar gibiyim.

İnsan israfı, bir konuda yetişmiş, donanımlı, uzman kişilerin yani ‘profesyonel’lerin varlığına rağmen, o konudaki/ alandaki görevlere ve dahi yönetim pozisyonlarına, yani yöneticiliklere, o alanla ilgili eğitim-öğretim görme, mezuniyet/ diploma sahibi olma gibi özellikleri bulunmayan kişilerin görevlendirilmesi ve atanmasıdır.

Hele bu yanlış görevlendirme ve atamalar, yukarıda verdiğimiz örneklerde olduğu gibi, üniversitelerde en az dört yıl süreyle lisans öğrenimi verilen bilim alanları için yapıldığında katmerli bir insan israfı söz konusu olur. Ki bu yanlışın arkasında insana/ alan uzmanına yapılan zulmün yanı sıra pek görülmese de, o uzmanların yetişmesi için açılan bölümler, o bölümlerin ayakta kalması ve oralarda sürdürülen eğitim-öğretim faaliyetleri bağlamında yüzbinlerce, belki milyonlarca lira tek kelimeyle çöp edilmekte, korkunç bir israf yapılmaktadır. Ortalama akıl ve asgarî vicdanla görülmemesi mümkün olmayacak düzeyde…

Ne yazık ve ne acıdır ki, böylesi büyük bir israf eski adıyla kütüphanecilik yeni adıyla bilgi ve belge yönetimi (BBY) disiplininin/ bilim alanının çalışma sahası olan arşivler ile kütüphanelerde yapılagelmektedir, uzunca bir zamandır.

Hadi diyelim ki, 1954-55 akademik yılında Ankara Üniversitesi’ndeki ilk kütüphanecilik bölümü ve ona onar yıl arayla katılan İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi’ndeki kütüphanecilik bölümlerinden mezun olan uzman kütüphaneci sayısı sınırlıydı ve hemen hepsi mezuniyetlerinin ardından bir bilgi merkezinde (kütüphane, arşiv vs.) görev alıyor; böylelikle de insan israfı yapılmıyordu. İyi niyetle böyle olduğunu düşünüp, inanalım.

Peki, günümüzde ondokuz üniversitede BBY bölümü varken… Bunların on tanesinde en az lisans düzeyinde eğitim-öğretim faaliyetleri sürdürülüyorken… Bu bölümlerden her yıl onlarca (belki 350-400 civarında) kütüphaneci/ bilgi ve belge yöneticisi mezun oluyorken… Ve dahi bu sayılara karşılık bazen üç-beş, on-onbeş gibi sayılarda kadro açılıyorken iyi niyetli düşünebilmek mümkün mü?  Böyle bir tavır alış, Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet olan aklı inkâr etmek olmaz mı?

Aynı şekilde, yıllarca öğrenim görmesinin ardından kütüphaneci/ bilgi ve belge yönetimi uzmanı kimliğiyle sahaya çıkarak çeşitli kütüphane ve bilgi merkezlerinin bünyelerinde kütüphane hizmetlerine emek vermiş, bu konuda dirsek çürütmüş kıdemli uzmanlar varken, bambaşka alanlardan (hatta açıköğretim fakültelerinin kimi bölümlerinden) mezun kişileri kütüphanelerin yönetici pozisyonlarına (şube müdürü, müdür, daire başkanı vs.) atamak nasıl açıklanabilir? Bu durum akıl, vicdan, ahlâk ve profesyonellikle izah edilebilir mi?

Bu durumlar, ayın ondördü kadar net, güneşin ısıttığı ve ışıttığı kadar açık bir insan israfı değil midir? Değilse nedir?

Toparlarsak…

Bir kütüphane düşünün ki, uzmanlık gerektirmeyen kimi işler için (ödünç verme vs.) başka eğitim düzeyi ve alanlardan mezun kişiler, güvenlik görevlileri, temizlik görevlileri, bilgisayar işletmenleri vs. personel eksiksiz şekilde içerisinde yer alsın. Okul, halk, çocuk veya üniversite kütüphanesi, yani türü ne olursa olsun…

Koleksiyonunda çeşit çeşit basılı kitaplar, dergiler, yıllıklar, gazeteler, almanaklar, ansiklopediler ve hatta elektronik formattaki bilgi kaynakları bulunsun.

Bilgisayar, yazıcı vs. teknik donanımı ve dahi internet erişim imkânı var olsun… Hem de sınırsız erişim…

Bütün bu ‘var’lara rağmen, açıklamaya çalıştığımız bu yapıya bilinen adıyla ‘kütüphane’, ya da daha geniş bir isimlendirmeyle “bilgi sistemi” denilebilir mi?

Denilmez, denilemez!

‘Denilir’ diyebilecekler için açık, net ve eğip bükmeye (‘kıvırmaya’ dememek için) izin vermeyecek soru şu; ‘O halde ülkenin doğusundan batısına kadar ondokuz üniversiteye BBY bölümü açılmasının ve buralarda alan uzmanı yetiştirmenin anlamı ne?’

Devamla bir soru daha sorarak bitirelim…

Türkiye, bu bölümleri her türlü personeli, donanımı (teknik vs.) ve çeşitli harcamalarıyla birlikte yaşatabilmek için milyonlarca lirayı -adeta- sokağa atacak kadar zengin, dahası müsrif bir ülke midir?

…………….

* Bu köşe yazısı ilk olarak Enpolitik gazetesinde yayımlanmıştır.

Hakkında: Erol YILMAZ

Yorum yapmadan önce lütfen okuyunuz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göster
Gizle