<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>BBY Haber Bloğu</title>
	<atom:link href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog</link>
	<description>Bilgi ve Belge Yönetimi Haber Portalı-Bloğu</description>
	<lastBuildDate>Mon, 12 Mar 2012 01:18:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Genç ÜNAK Bülten Mart &#8211; Nisan 2012 Sayısı Yayında</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/03/12/genc-unak-bulten-mart-nisan-2012-sayisi-yayinda/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/03/12/genc-unak-bulten-mart-nisan-2012-sayisi-yayinda/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2012 01:05:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Genç ÜNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Genç ÜNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Genç ÜNAK Bülten]]></category>
		<category><![CDATA[ÜNAK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1290</guid>
		<description><![CDATA[Yeni bir yaşa, yeni bir döneme başlamanın heyecanıyla birlikte Genç ÜNAK Bülten Mart &#8211; Nisan 2012 Sayısı yayında… Bu sayımız yine dopdolu ve yine çok farklı. Sizleri yine bambaşka konularla bilgilendirmeye, eğlendirmeye, yeni ülkelere yolculuğa çıkmaya ve yepyeni konuklarla tanıştırmaya devam ediyoruz. Keyifle okumanız dileğiyle… Mart &#8211; Nisan 2012 Sayısı bülten içeriği; Uzaktan Eğitim ve <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/03/12/genc-unak-bulten-mart-nisan-2012-sayisi-yayinda/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://gencunak.org/w1/wp-content/uploads/2012/03/web.jpg"><img class="alignright  wp-image-862" src="http://gencunak.org/w1/wp-content/uploads/2012/03/web-300x134.jpg" alt="" width="180" height="80" /></a></p>
<p>Yeni bir yaşa, yeni bir döneme başlamanın heyecanıyla birlikte Genç ÜNAK Bülten Mart &#8211; Nisan 2012 Sayısı yayında… Bu sayımız yine dopdolu ve yine çok farklı. Sizleri yine bambaşka konularla bilgilendirmeye, eğlendirmeye, yeni ülkelere yolculuğa çıkmaya ve yepyeni konuklarla tanıştırmaya devam ediyoruz. Keyifle okumanız dileğiyle…<span id="more-1290"></span></p>
<p><strong>Mart &#8211; Nisan 2012 Sayısı bülten içeriği;</strong></p>
<ul>
<li>Uzaktan Eğitim ve Bilgiye Erişim (Orçun MADRAN)</li>
<li>Hayatımızda Kitap (Zarife YILDIRIM)</li>
<li>Her Sabahın Adı ‘müzik’ (Melisa GELBAL)</li>
<li>Duygular Zeki Olabilir Mi ? (F. Meriç DİRİK)</li>
<li>Çekim Yasası (Nurşah ARSLAN &amp; Umut DEMİR)</li>
<li>T.C. Merkez Bankası Kütüphanesi’nden Staj Deneyimi (Yağmur Ege ZEYBEKOĞLU)</li>
<li>Amsterdam Rüyası (Sibel AKIN)</li>
<li>Gülmek (Sefa Mustafa DHYİ)</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<div class="woo-sc-box info large rounded full">Bülten Bağlantısı: <a href="http://www.gencunak.org/mart-nisan-2012#post_content">http://www.gencunak.org/mart-nisan-2012</a></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/03/12/genc-unak-bulten-mart-nisan-2012-sayisi-yayinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç büyük dosya indirme sitesinden kullanıcıları şoke eden karar</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/24/uc-buyuk-dosya-indirme-sitesinden-kullanicilari-soke-eden-karar/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/24/uc-buyuk-dosya-indirme-sitesinden-kullanicilari-soke-eden-karar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2012 07:31:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BBY Haber</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1266</guid>
		<description><![CDATA[Megaupload&#8217;ın kapanmasının ardından tedbir almak isteyen dosya paylaşım siteleri FileSonic ve Fileserve, işlevlerinin büyük bölümünü kapatma yoluna gitti. FileSonic, tüm dosya paylaşım özelliklerini kapatarak bir kişisel depolama hizmetine dönüşürken; Fileserve &#8220;telif haklarını çiğneyen&#8221; tüm hesapları ve ödüllendirme sistemini kapattı. IP adresi ABD&#8217;de kayıtlı olan Fileserve, dosyalarını indiren kullanıcılara para ödüyordu (1.000 indirmeye 25 dolar) ve <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/24/uc-buyuk-dosya-indirme-sitesinden-kullanicilari-soke-eden-karar/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1266.jpg"><img class="alignleft" title="İnternetten film ve dizi indirenlere kara haber" src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1266.jpg" alt="" width="182" height="60" /></a>Megaupload&#8217;ın kapanmasının ardından tedbir almak isteyen dosya paylaşım siteleri FileSonic ve Fileserve, işlevlerinin büyük bölümünü kapatma yoluna gitti. FileSonic, tüm dosya paylaşım özelliklerini kapatarak bir kişisel depolama hizmetine dönüşürken; Fileserve &#8220;telif haklarını çiğneyen&#8221; tüm hesapları ve ödüllendirme sistemini kapattı. IP adresi ABD&#8217;de kayıtlı olan Fileserve, dosyalarını indiren kullanıcılara para ödüyordu (1.000 indirmeye 25 dolar) ve görünüşe bakılırsa Megaupload&#8217;ın kapatılması, sitenin gözünü oldukça korkuttu.<span id="more-1266"></span></p>
<p>Bu sırada Uploded.to adlı web sitesi de hizmetlerini ABD&#8217;ye kapattı. Megaupload&#8217;un kapatılması, internet tarihine kara bir gün olarak geçecek gibi görünüyor. Bakalım bu kapatılmalar devam edecek mi ve gelişmeler hangi yönde olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynak: http://www.radikal.com.tr</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/24/uc-buyuk-dosya-indirme-sitesinden-kullanicilari-soke-eden-karar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yönetimden Bir Veda</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/20/yonetimden-bir-veda/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/20/yonetimden-bir-veda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 20 Jan 2012 10:54:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Genç ÜNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1263</guid>
		<description><![CDATA[İlknur Encan Genç ÜNAK Yönetim Kurulu&#8217;ndaki Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılmıştır. Çalışmaları ve destekleri için kendisine teşekkür eder, gelecekteki çalışmaları için başarılar dileriz. Genç ÜNAK Yönetim Kurulu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlknur Encan</strong> Genç ÜNAK Yönetim Kurulu&#8217;ndaki Başkan Yardımcılığı görevinden ayrılmıştır. Çalışmaları ve destekleri için kendisine teşekkür eder, gelecekteki çalışmaları için başarılar dileriz.</p>
<p>Genç ÜNAK Yönetim Kurulu</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/20/yonetimden-bir-veda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Online” Ruhlarımızdan Tarihe Notlar</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/online-ruhlarimizdan-tarihe-notlar/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/online-ruhlarimizdan-tarihe-notlar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 15:05:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BBY Haber</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Ağları]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi okuryazarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Ağlarda Bilgi Hizmetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1252</guid>
		<description><![CDATA[Öğr. Gör. Dr. İrem SOYDAL Hacettepe Üniversitesi BBY Bölümü 1990’ların ortasıydı. Yeni aldığım blok not koçanını masamın en ulaşılabilir köşesine yerleştirdim. Aldığımda kaç yaprak vardı bilmiyorum. Koçanın bir yüzüne yaklaşık 6x10cm boyutlarında bir ördek resmi sığacak çokluktaydı diyelim. O yapraklar o günlerde de gözüme çok görünmüş olacak ki birkaç ay sonra aklıma bir fikir düştü. <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/online-ruhlarimizdan-tarihe-notlar/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Öğr. Gör. Dr. İrem SOYDAL<br />
Hacettepe Üniversitesi BBY Bölümü</p>
<p style="text-align: justify;">1990’ların ortasıydı. Yeni aldığım blok not koçanını masamın en ulaşılabilir köşesine yerleştirdim. Aldığımda kaç yaprak vardı bilmiyorum. Koçanın bir yüzüne yaklaşık 6x10cm boyutlarında bir ördek resmi sığacak çokluktaydı diyelim. O yapraklar o günlerde de gözüme çok görünmüş olacak ki birkaç ay sonra aklıma bir fikir düştü. Koçanın ortalarda bir yaprağa şunu yazdım: “…bakalım bu sayfaya geldiğinde tarih ne olacak…” Öylesine yazdığım bu not 1 Aralık 2011’de karşıma çıktı.<span id="more-1252"></span> Okuduğum  an, notun amaçsızlığına mı gülsem, yoksa 15 yılda bir koçan bloknotu bitirememiş olma başarıma mı sevinsem bilemedim. Sonra, çok sonra fark ettiğim bu “geleceğe iz bırakma” isteğini düşündüm. Dünya üzerinde var olduğumuza dair kanıtlar bırakma içgüdüsünün basit bir tezahürü mü, yoksa sadece gelecekte geçmişteki bir anı hatırlama arzusu mu (ki gerçekten hatırladım), nasıl açıklanır emin değilim. Galiba günlük hayatımızı sürdürürken bıraktığımız sıradan izler yeterli gelmiyor bazen. Belki de geleceğin var olduğunu kendimize hatırlatmak ve o gelecek ana nokta atışı yapmak istiyoruz.Tarih boyu örneklerine çokça rastladığımız gelecekle iletişim kurma çabası günümüzde  duvarlara kazınan resimler ya da blok not koçanlarının arasına yazılan notların çok ötesine geçti. Internet son on yılda tüm alışkanlıklarımız gibi iletişim biçimlerimizi de değiştirdi. Internet’in giderek parlamaya başladığı 2000’li yılların başında insanların tarihe not düşmek, geleceğe mesaj göndermek için çeşitli web sitelerini kullandıklarını hatırlıyorum. Futureme.org, myfuturemail.net gibi siteler o dönemde başlayan bu akımın şimdiki temsilcilerinden yalnızca bir kaçı.Bu sistemin basit mantığına göre kendimize -bugünkü aklımızlaistediğimiz herhangi bir şeyi yazıp gelecekteki herhangi bir tarihte epostamıza gönderilmesini sağlayabiliyoruz. Daha çok “an”ı yaşadığımız ve genelde yalnızca “şimdi”yi belgelediğimiz şu günlerde ise tarihe düşülmek istenen notlar daha çok sosyal ağlarda yer alıyor. Belki de şöyle düşünmek gerek: Notları tarihe farkında olmadan düşüyoruz artık. Hatta yaşamlarımızın ta kendisi Internet’teki içeriğin önemli bir kısmı, çünkü “online” yaşıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Nerede olduğumuzu “Foursquare”, ne yapmakta olduğumuzu “Twitter”, neyi sevdiğimizi  &#8220;Facebook”, ne düşündüğümüzü “Blogger”dan ilan ediyoruz. Bu yeni nesil komün hayatında, hayatımıza ya da olmak istediğimiz insana dair hemen her şeyi paylaşıyor, “online” da olsa herkesle dost, herkesle aile olabiliyoruz. Tarihe düştüğümüz notları fark etmeden… Sumit  aul-Choudhury “Sonsuza dek çevrimiçi: Dijital mirasınız” başlıklı ilginç yazı dizisinde  çevrimiçi ruhlarımızın akıbeti”nden bahsediyor. Şöyle diyor Paul-Choudhury: “Bizler hayatlarımızın çevrimiçi kayıtlarını oluşturan tarihteki ilk insanlarız. Bunların ne kadarı biz  dünyadan ayrıldığımızda da varlığını sürdürecek? … Her gün, hatta her dakika kendimize ait dijital miraslar yaratıyoruz. Kendimiz hakkında çevrimiçi kaydettiğimiz bu bilgiler  ilişkilerimizin, ilgi alanlarımızın ve inançlarımızın toplamı.” Paul-Choudhury, hızla artan kişisel bilgilerden oluşan bu kayıtlara “dijital ruhlar” denildiğini ifade ediyor. Bütün  bunlardan yola çıkarak geleceğin arkeolojisinin nasıl olacağı da sorgulanıyor. Gerçekten de geleceğin tarihçileri webin doğuşunu bizlerin bıraktığı dijital ayak izlerinden yola çıkarak mı araştıracaklar? Peki nereden başlayacaklar? Paul-Choudhury bu soruya şöyle yanıt veriyor: “…2061 yılının tarihçileri bizim gerçekten neye benzediğimize dair yalnızca küçük bir işaret elde edebilirler… Ya da en azından kendimizi kim sandığımıza dair…” 1990’larda kendime bıraktığım bloknot koçanı arasına gizlenmiş o not, yırtılıp atılmaktan son anda kurtuldu. Genç arkadaşlarımın bir yıldır bu bültenle geleceğe düştükleri notlara bir yenisini daha eklemek üzere bu yazıyı kaleme aldığım dakikalarda kendisi –yazının ilham kaynağı olması şerefine- kişisel (basılı) arşivimde yerini aldı. Şimdi yanıtını merak ettiğim yeni bir soru var: Acaba bu yazıyı tekrar okuduğumda Genç ÜNAK Bülten kaç yaşında olacak?…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Metinde Geçen Kaynak:</strong><br />
Paul-Choudhury, S. (2011). Forever online: Your digital legacy. New Scientist. 19 Aralık 2011 tarihinde <a href="http://www.newscientist.com/special/digital-legacy" target="_blank">http://www.newscientist.com/special/digital-legacy</a> adresinden eri&#351;ildi.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kaynak:</strong></span> <a href="http://gencunak.org/ocak-subat-2012-sayisi-yayinda.html" target="_blank"><a href="http://gencunak.org/ocak-subat-2012-sayisi-yayinda.html">GençÜNAK Ocak-Şubat 2012 Sayısı</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/online-ruhlarimizdan-tarihe-notlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Düzenden KAOSA Zuhur</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 05:16:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1227</guid>
		<description><![CDATA[  &#8221;Fizik profesörü Bay Gediz Akdeniz bir sabah kalktığında kendini karaya vurmuş bir &#8220;kefale&#8221; dönüşmüş olarak buldu. Ve kendi konumu üzerinde uzun uzun düşündü, önce &#8220;emergence&#8221; dedi fizikçilikten kalma bir alışkanlıkla. Sonra Türkçesini düşündü.&#8221;doğuş&#8221; , &#8220;oluş&#8221; , olmuyor, tam karşılamıyordu. Sözlükte Arapça kökenli bir kelime ile karşılaştı; &#8220;zuhur&#8220;&#8230;&#8221;  Kitapçının yeni kitaplar sergisinde sayfalarını karıştırdığım kitabın önsözünden <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">  &#8221;<em>Fizik profesörü Bay <strong>Gediz Akdeniz</strong> bir sabah kalktığında kendini karaya vurmuş bir &#8220;<strong>kefale</strong>&#8221; dönüşmüş olarak buldu. Ve kendi konumu üzerinde uzun uzun düşündü, önce &#8220;emergence&#8221; dedi fizikçilikten kalma bir alışkanlıkla. Sonra Türkçesini düşündü.&#8221;<strong>doğuş</strong>&#8221; , &#8220;<strong>oluş</strong>&#8221; , olmuyor, tam karşılamıyordu. Sözlükte Arapça kökenli bir kelime ile karşılaştı; &#8220;<strong>zuhur</strong>&#8220;&#8230;&#8221;</em></p>
<p><span id="more-1227"></span></p>
<p style="text-align: justify;"> Kitapçının yeni kitaplar sergisinde sayfalarını karıştırdığım kitabın önsözünden okuyorum yukardaki paragrafı. Kitabın ön kapağının en üstündeki &#8221; <strong>Gediz Akdeniz ile Söyleşi</strong>&#8221; yazısına dikkat etmeden sayfalarını çeviriyormuşum. Ve ilk cümleyi okur okumaz bir sevinç çığlığı atıyorum. Arkadaşım da şaşırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221; Bak, bak! Tuğba &#8221; diye bağırıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benim üniversiteden öğretmenimdir yazan o şimdi bir Profesör, görüyor musun bak Kafkaesk bir roman yazmış.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın söyleşi kitabı olduğunu henüz farkında değilim tabii. <strong>Gediz Akdeniz</strong> fantastik bir bilim kurgu yazmış varsayımında bulunuyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">-Bazı fizikçiler de yani tanıdığım arkadaşlarım Kafka&#8217;yı pek severiz &#8211; üstelik okuduğum satırların da <strong>Tayfun Gönül&#8217;ün</strong> ön sözüne ait olduğunun ayırdında hiç değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"> Sayfaları karıştırınca söyleşi olduğunu görmek beni daha da mutlandırıyor. Çünkü sevgili <strong>Gediz Akdeniz&#8217;in</strong> fizikçi yanından kaynaklanan bilgileri günlük yaşam deneyimleri ve gözlemleri ile bağdaştıran felsefeci yönünü de iyi biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"> &#8221;<strong>Düzenden Kaos&#8217;a Zuhur&#8221;</strong> başlıklı kitap <strong>Tayfun Gönül&#8217;ün</strong> fizik profesörü <strong>Gediz Akdeniz</strong> ile yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Kaos yayınlarından Kasım ayında yayımlanmış, dumanı tüten yepyeni bir kitap.</p>
<p style="text-align: justify;"> Hem yeni bir yayın olarak, hem de içerdiği ilginç güncel konuları kapsayan söyleşileri anlamında yeni.</p>
<p style="text-align: justify;"> &#8221;<strong><em>Her Türlü Enerjiyi Reddeden Bir Fizikçi ile Modern Tıp Metodolojisini Reddeden Bir Doktorun Söyleşisi</em></strong>&#8221; olarak tanıtıldığı için internet sayfalarında Tayfun Gönül&#8217;ün de bir tıp doktoru olduğuna karar veriyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tanıtım yazısını yazarken bile geçenlerde düşün düşün altından kalkamayıp ezildiğim enerji konusunda kendimin de galiba öyle düşünüyor olduğunu farkediveriyorum. Bakalım okuyunca tam olarak karar vereceğim. Benim derdim tam elimiz ayağımız tutmadığı sıralarda, petrol ve gaz bittiği zaman halimizin nice olacağı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ya gelecek nesiller?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle <strong>dünyamızda</strong> ileleme adı altında &#8220;<strong><em>aşırı enerji tüketimi savurganlığı&#8221;</em></strong> nın frenlerine biraz basılması gerek diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Az daha unutuyordum söylemeyi, bir başka nokta da bir <strong>68&#8242;li</strong> ile bir <strong>78&#8242;linin</strong> söyleşisi olması nedeniyle de ilginç bir kitap.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>CERN’deki hızlandırılmış deney çalışmasından Yeşil Hareket’e, Bergama köylülerinden Beşiktaş Çarşı grubuna, 68 Hareketi’nden anarşistlere, Baudrillard’dan Foucoult’ya, Nietzsche’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, uzanan sohbet, Modernite, İslam, tasavvuf, heterodoksi derken Doğu-Batı sorunsalı ekseninde çeşitli sohbetlerden oluşuyor.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuları hem de iki yetkin bilim insanından duymak isteyenler için çok değerli bir kaynak.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben &#8220;<strong>Düzenden Kaosa Zuhur&#8221;</strong> kitabını satın alınca çıkıyoruz. Arkadaşım da felsefeci. İstiklal&#8217;de yüz metre yürüdükten sonra aklımıza geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sahi &#8230; biz <strong>Furuğ Ferruhzad</strong> kitabı bakmak için girmedik miydik?</p>
<p style="text-align: justify;">Geri dönüyoruz Robinson&#8217;a yeniden&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm öğretmenlerimizin gelmiş, geçmiş, ilkokulda, orta okulda, lisede, üniversitede ve kurslarda her yerde, köylerde kasabalarda şehirlerde çalışan ya da emekli olan tüm öğretmenlerimize en derin saygı ve sevgilerimle&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yitirdiğimiz sevgili öğretmenlerimizin hatırası önünde saygı ile eğiliyorum. Işıklar içinde yatsınlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><img src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1227.jpg" alt="" width="169" height="212" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın adı:<strong>DÜZENDEN KAOSA ZUHUR</strong> ( <strong>Gediz Akdeniz ile Söyleşi</strong> )<br />
Yazar : <strong>Tayfun Gönül</strong><br />
Yayınevi : <strong>Kaos Yayınları</strong><br />
Sayfa Sayısı : 224<br />
Etiket Fiyatı : 12, 00 YTL<br />
ISBN : 9757005241<br />
Basım Tarihi : <strong>Kasım 2008</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meraklı Zihinler</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 04:49:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1221</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Doğu Afrika&#8217;da geçen çocukluğumun beni genel olarak doğal tarihe, özel olarak da insan evrimine yönelttiğini keşke söyleyebilsem. Ama öyle olmadı ben bilime sonradan girdim. Kitaplar aracılığıyla.&#8221;Yukardaki paragrafı , Popüler Bilim Kitaplığından yayınlanan, editörlüğünü John Brockman&#8217; ın yaptığı Meraklı Zihinler adlı TÜBİTAK popüler bilim kitabından alıntıladım. Kitap Ülker İnce tarafından çevrilmiş dilimize. Alıntıladığım denemenin yazarı ise <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;<em>Doğu Afrika&#8217;da geçen çocukluğumun beni genel olarak doğal tarihe, özel olarak da insan evrimine yönelttiğini keşke söyleyebilsem. Ama öyle olmadı ben bilime sonradan girdim. Kitaplar aracılığıyla.&#8221;</em>Yukardaki paragrafı , Popüler Bilim Kitaplığından yayınlanan, editörlüğünü <strong>John Brockman&#8217;</strong> ın yaptığı <strong>Meraklı Zihinler</strong> adlı <strong>TÜBİTAK</strong> popüler bilim kitabından alıntıladım. Kitap <strong>Ülker İnce</strong> tarafından çevrilmiş dilimize.</p>
<p><span id="more-1221"></span></p>
<p>Alıntıladığım denemenin yazarı ise son günlerde Türkiye&#8217;den İnternet sitesine girmeye çalışıldığında &#8221; <strong>Mahkeme kararı ile erişim engellenmiştir</strong>&#8221; yazısı ile karşılaşılan bilim adamı <strong>Richard Dawkins.</strong>Dawkins&#8217;in sitesinin yasaklanmasını &#8220;<strong>Kırmızı kırmızı harfler var artık</strong>&#8221; başlıklı bloğumuzla duyurmuştuk.</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=132950" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=132950</a></p>
<p>Şimdi de kitabın editörü <strong>John Brockman&#8217;</strong> a kulak verelim:</p>
<p>&#8220;<em>2002&#8242;de Noel günü, Santa Fe&#8217;de öğleden sonranın büyük bölümünü <strong>Murray Gell-Mann</strong> -Nobel ödüllü fizik profesörü- ile birlikte geçirdik, uzun uzun, dereden tepeden konuştuk, onun çocukluğundan söz ettik. Bu kitabı ilk o zaman düşünmeye başladım.&#8221;</em></p>
<p>Bir kitap projesine esin veren kaynağın çocukluk anılarından çıkması güzel bir olay.</p>
<p>Kitabın tam konusu ise bir akşam yemeği sohbetinde belirleniyor. <strong>Evrim biyolojisi, yapay zeka, bilişsel bilim, nöroloji bilimi , müzik algısı</strong> gibi konuların konuşulduğu ve Brockman&#8217;ın &#8220;<em>bundan daha iyi bir sofra sohbeti olamaz &#8220;</em>diye düşündüğü bir akşam sohbeti.</p>
<p>Konuşmacılar bilim adamları ve içlerinden birisi, Dan Dennet&#8217;e dönüp:</p>
<p>&#8220;<strong>Bu konuları ne zaman düşünmeye başladığını hatırlayabiliyor musun?&#8221;</strong> diye soruyor.</p>
<p>&#8220;<strong>Kaç yaşındaydın? Düşüncelere tutku duymaya ne zaman başladın?&#8221;</strong></p>
<p>Dan yanıtında 6 yaşındayken bir yetişkinin kendisine söylediği şeyi aktarıyor.</p>
<p>O yetişkin Dan&#8217;a: &#8221; <strong>Bu kadar ilginç sorular sorduğuna göre, sen bir filozof ol.&#8221;</strong> demiş.</p>
<p>Oradaki diğer bilim adamları da hatırlayabildiklerini anlatıyorlar.</p>
<p>Söyler misiniz acaba altı yaşındayken kaçımız, bu tür güzel yanıtlarla özgüven kazandık? Ailelerimiz ne kadar sevse de çocuklarını, çok fazla soru sorulmasından pek hoşlanmazlar. Bir de cız bız aman da dokunma kırarsınlar bozarsınlar&#8230; Hele günümüzde, kaygan zeminli küresel ekonomi koşullarında, evinde bile işini düşünen insanımız, tek çareyi televizyon karşısında yığılıp, sözümona kafa dinlemede bulur.</p>
<p>Zaten işten eve yorgun argın dönmüşlerdir ve bütün gün iş yerinde kafa patlatmış ya da laf anlatmaya çalışmışlardır. Onlara göre öğrenme yeri okuldur. Oysa çocuklar henüz okula başlamadan çok önce, geleceklerini belirleyen alışkanlıkları kazanıp kırılma noktaları yaşayabilirler.</p>
<p>&#8220;&#8230;<strong>Çocuk olarak hepsinde ortak olan şey, MERAK, ARAŞTIRICILIK ve ister çok özel , ister çok genel anlamda DERİN BİR ÖĞRENME TUTKUSU idi.&#8221;</strong> diye anlatıyor kitabın editörü Brockmann.</p>
<p>&#8220;<em>Kitapta 27 deneme yer alıyor. Bunlardan bazıları dünyanın önde gelen üçüncü-kültür bilim adamları. Yani bir zamanlar fen ile sosyal bilimler arasında var olan o büyük uçurumu yazılarında kapatan, halkın tanıdığı entelektüeller tarafından yazılmış denemeler</em>.&#8221;</p>
<p>Burada aktarmaya son verip nerede durduğumuza bakalım biraz daha.</p>
<p>Dünyanın ilgi ile okuduğu ve tartıştığı web siteleri tehlikeli görülüp kapatılabiliyor, kitaplar tehlikeli görülüp yasaklanabiliyor, yazarlar sakıncalı görünüp tutuklanıyor. Olağandır her ülkede oluyor demeyin.</p>
<p>Ya küçücük çocuklar dağ başındaki denetimsiz binalarda ve ne olduğu ne aşılandığı bile tam olarak bilinmeyen izinsiz kursların kamplarında papağana çevrilerek mi öğrenecekler bilimsel düşünceyi?</p>
<p>Bilimsel düşünceyi bırakın düşünmeyi sadece düşünmeyi öğrenebilecekler mi? Eğitimsiz kişilerden yanıt alabilecekler mi? Aldıkları yanıt öğrenme tutkularını coşturacak mı yoksa dogmalarla mı bastıracak ?</p>
<p>Bilimsel düşünce, öncelikle tutku ile öğrenme isteği ile başlar. Çocuğun bu tutkulu sorularının yanıtını alması gerekir. Çocuğun o tutkusunun, denetimsiz cahil ellerde, gerçekten dinlerin değil uygarlık düşmanlığının öğretildiği kurslarda, nasıl bastırıldığı ve sırası ile korku ve saldırganlığa dönüştürüldüğünü de görelim artık.</p>
<p>Sanırım bunu görmenin en iyi yolu da başka yaşamlarda bilimin, sorgulamanın nasıl doğup, nasıl filizlendiğini görmekten, öğrenmekten kaynaklanıyor. Çünkü bizleri yaşamboyu eğitmesi ve çıtayı yükseltmesi gereken diğer kaynaklar örneğin televizyon yayınları sadece reyting amaçlı ve tüketim ekonomisine özendiren- ne yazık ki kitap tüketimi yok- programların çoğunlukta olduğu bir cangıla dönüşmüş durumda.</p>
<p>Bir de ille bilim insanı olsunlar demiyorum ama çocukluktaki <strong>merakın ve tutkulu öğrenme isteğinin karşılanması</strong> mutlu bireyler yetişmesine de neden olacaktır. Karar verme ve düşünme yetisi gelişmiş bir genç , kendi ayakları üzerinde daha rahat durur.</p>
<p>Bu kitap, <strong>Meraklı Zihinler</strong>, okurken verdiği hoş duyguların yanı sıra, eğitimcilerin ve yetişkinlerin çocuklara olan davranışlarını da değiştirip düzenleme konusunda uyarıcı olabilir. Genç okurlara da iyi bir rehber olacağına inanıyorum.</p>
<p>Hepinize iyi okumalar&#8230;</p>
<p><strong>How a Child Becomes a Scientist &#8211; 2004</strong></p>
<p><strong>MERAKLI ZİHİNLER</strong></p>
<p><a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1221.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1223" src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1221.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></p>
<p>Editör: John Brockman<br />
TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLIĞI 237<br />
çeviren :Ülker İnce</p>
<p>Bu bloğu sonuna değin okuma sabrını gösteren sevgili okur. Uzaklardaki bir öğretmenimizin çağrısına kulak verirsin değil mi? Linki aşağıda:</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=130286" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=130286</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ESİNCE SAMYELİ</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 04:12:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1217</guid>
		<description><![CDATA[Anılar, günce, günlükler &#8230; bunların yazılması her zaman düşündürmüştür beni. Hep geç kaldığımı düşünürüm. Sonra Sevgili Muazzez İlmiye Çığ&#8217;ın &#8220;Çivi Çiviyi Söker&#8221; adlı otobiyografisinde anlattığı ( İş Kültür) ellili yaşlarda günlük tutmaya başladığını hatırlayıp içime su serpilir. O hevesle gıcırgıcır yepyeni bir defterle başlarım her seferinde günü gününe yazma serüvenime. Yorumlar, yaşadıklarım, ailem, okuduğum kitaplar, <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anılar, günce, günlükler &#8230; bunların yazılması her zaman düşündürmüştür beni. Hep geç kaldığımı düşünürüm. Sonra Sevgili Muazzez İlmiye Çığ&#8217;ın &#8220;Çivi Çiviyi Söker&#8221; adlı otobiyografisinde anlattığı ( İş Kültür) ellili yaşlarda günlük tutmaya başladığını hatırlayıp içime su serpilir.</p>
<p><span id="more-1217"></span></p>
<p>O hevesle gıcırgıcır yepyeni bir defterle başlarım her seferinde günü gününe yazma serüvenime. Yorumlar, yaşadıklarım, ailem, okuduğum kitaplar, ilk defa karşılaştığım sanat ve edebiyat dünyası insanları veya benim gibi izleyenleri, anlatır dururum&#8230; Okuduğum kitapların usuma ektiği esin tohumlarını geliştiririm. Yazarım da yazarım&#8230; Adeta bir susuzluk halidir bu bende. Bir kaç gün geçtikten sonra hızım kesilir ya da yaşamımda daha burgaçlı samyelleri esmeye başlar. Kendime yeni bir yolda çizdiğim o düzenli yazma çabam, bir çölün kumulları gibi yellere karışıp yok olur gider. Defterlerim, bir köşede içinde yazdığım kalemleriyle birlikte boynu bükük bekler durur.</p>
<p>Düzenli olarak günlük yazamayacağım anlaşılmıştır artık. Ağaç yaşken eğilirmiş deyip kendimi değiştiremeyeceğimin bilincine dönerim yeniden. Bu kez de düşünceler, genelde dans eden düşünceler, düelloya tutuşurlar usumda.</p>
<p>&#8220;Hani yaşam boyu eğitime inanıyordun&#8221; der biri. &#8220;Değişsene artık!&#8221;</p>
<p>Diğeri de &#8220;Evet inanıyorum ama bunun için sende irade ve özveri olması gerek!&#8221; diye seslenir ilkine.</p>
<p>&#8220;Sen bir çeşit pragmatistsin!&#8221; der diğeri öfkeyle.</p>
<p>İkincisi ilkini Oblomov olmakla suçlar.</p>
<p>Böylece usum daha da karışmış olarak, katlanırım bu düşünce çığlıklarına ve sonunda zevkle okuyacağım bir kitap geçer elime ve radyatörün yanındaki iskemleye tüneyip okumaya başlayınca, iki kavgacı ses de sükunete erip birlik olur. Okusana haydi okusana diye gün ağarana kadar işbirlikçilik yaparlar bana karşı.</p>
<p>İşte böyle güzel kitaplardan birini karıştırdım geçenlerde. YKY çıkmış olan Paul Klee&#8217;nin günlükleri. &#8220;Günlükler 1898- 1918&#8243; Paul Klee. çeviren: Selahattin Dilidüzgün</p>
<p>Kitapçı rafında, hele de çevirmeninin sevgili dost Selahattin Dilidüzgün olduğunu görünce böyle bir günlüğü okumamaya imkan var mı? Bir çeviri kitabı çekici kılan ilk etmen yazarı ve konusu ise ikinci ve belki de ondan çok önemli olan da çevirmenin ustalığıdır. Selahattin Dilidüzgün de Türkçe konusunda yıllarını vermiş değerli bir akademisyenimizdir. Burada çeviri ile ilgili kuramlardan bahsedecek değilim. Açar bakarım kitabı. Satırlar arasında bir sıcaklık beni yüreğimden ve beynimden kavramaya başlarsa, o kitap benimdir artık. Hiçbir kuvvet beni o kitaptan koparamaz.</p>
<p>&#8220;<em>Paul Klee&#8217;nin bu dört günlüğünü okuyanlar, olasılıkla bu dünyanın dışında kalanlar olarak, &#8220;ressam&#8221; Klee&#8217;nin gizem dolu, tuhaf, özgün, ve titiz dünyasının içine gireceklerdir. Yazdığı günlüklerin önceleri başkalarına açık olması amaçlanmamış olup, ressamın kendi kendisiyle hesaplaşmasına yönelikti. Yaşadığı sürece babam özel yaşantılarının başkalarına, dahası bana bile açıklamazdı.&#8221;</em> * diye anlatıyor Felix Klee 1956 Bern tarihli özsözünün başlangıcında.</p>
<p>Demek ki günlük aslında &#8220;<em>kişinin kendi kendisiyle bir tür hesaplaşması</em>&#8220;. Buldum galiba! Yazmama tutkum kendimle hesaplaşmaktan bir çeşit kaçış mı? Evet! Yazmama tutkum diyorum bilinçli olarak. Çünkü tutkuyla başlanan yazma edimim, sanki tutkuyla sürdürülen bir yazmama eylemine dönüşüyor eninde sonunda. Bir direnç, &#8220;geçmişte olanları günü gününe yazamadıktan sonra ne anlamı kalır ki&#8221;nin tedirginlikleri&#8230;<br />
Oysa &#8220;<em>bir düzen tutkunu olan babasının 19 yaşından itibaren düzenli günlükler tuttuğunu</em>&#8221; * anlatan Felix&#8217;in sözüne aldanıp da &#8220;<strong>Günlük I</strong>&#8221; e göz atmasaydım önyargılarımı hala taşıyor olacaktım. Öyle ya ben; düzensizlikler kraliçesi nasıl düzenli bir günlük tutabilirim? Oysa Paul Klee&#8217;nin &#8220;<em>Çocukluğuma İlişkin Anılar</em>&#8221; başlığıyla yazdıkları ( Bern , seksenli yıllar) geçmişe doğru yapılan içsel yolculukların bir değerlendirmesiydi.</p>
<p>&#8221; <em><strong>Estetik duygum çok erken yaşlarda gelişmişti.&#8221;</strong></em> diye başlayan satırlarında Paul Klee yaşamışlıkların çocuk ruhu üzerinde oluşturduğu etkilerin mükemmel bir değerlendirmesini yapıyordu. Zaten 3 yaşında okuma yazma bilemeyeceğine göre, daha erişkin yaşlarda yazmış oldukları, sadece bir değerlendirme ve anılar olabilirdi. Bu da yine içimde bahar tomurcuklarını yeşertti. Ne katı kalıplarım var Tanrım! İlle de günü gününe yazılmış günlük notların yerine, insan; yaşamının sonuna doğru, aklında kalanları da değerlendirebilir. Yaşasın! İyi fikir! Ben ne yazabilirdim ilk cümle olarak?</p>
<p>&#8220;<strong>Acıma duygularım çok erken yaşta gelişmişti</strong> &#8221; diyebilirdim örneğin. Tabakçı Hüseyin sokağında anneannemle pazar dönüşünde aldıklarımızı taşıyan küfeli adamlara acırdım. Biz uflaya puflaya yokuşu tırmanmaya çalışırken, hammalın çıplak yanık tenli kafasından fışkırıp boynunda bağlı o, ter lekeleriyle dalga dalga desenlenmiş kareli mendile doğru süzülen ter damlacıkları, çektiği acıların ve zorlukların gözyaşlarıymış gibi gelirdi bana. Allahın neden bazı insanları böyle yük taşımak için yarattığı konusuna kafa yorardım. Nedenini bir türlü bulamazdım ama ortadaki gerçek hiç de adaletli gelmezdi. Eve ulaştığımızda küfesini kırmızı taşlığın devamı olan beton çıkıntı üzerine yerleştirip, kollarını küfeyi tutan o kalın lastiklerden kurtardıktan sonra, o bulanık gözyaşlarının kaynağı çıplak kafasını kurularken, koşup küpten ona bir maşrapa buz gibi su vermeyi görev bilirdim. Kimilerinin de yana yatık taktıkları bir kasketi olurdu. Aneannemin deyimiyle &#8220;şımşırık&#8221; olmuş kasketi çıkarıp yine kareli büyükçe bir mendille başını kurulardı o kasketli adamlar. Üzülürdüm, acırdım; arabaların, tramvayların olduğu bir devirde insan bedeninin bu şekilde kullanılmasına karşı çıkardım. Daha pratik, daha insani bir yol olabileceğini düşünürdüm de ne olacağını çıkaramazdım &#8230;</p>
<p>Yine acıma duygularımı pekiştiren bir yaşlı kadıncağız vardı radika satan küfeli bir çingene &#8230; O ottan da salatasından da nefret ederdim ama küfesindeki papatyalar, küfeli kadıncağızın yolunu gözletirdi bana. Başında bir tülbent, kına kızılıyla beyazların karıştığı o tuhaf renkli saçlarını bile doğru dürüst örtemeyen bir tülbent ve üzerinde güllü çiçekli rengarenk elbiseler, ayağında kir pas içinde karamış parmaklarını ve çatlak topuklarını ortada bırakan şıpıdık plastik terlikler de olsa kadının çok yaşlı olduğunu okurdum yüzündeki bıçakla çizilmişçesine derin çizgilerden. Hele gözlerindeki o acılı ve anlamlı derin bakış. O bir çift göze bakmaya korkardım. Bir öfke, yaşama karşı bir nefret akardı gözlerinden, şakaklarından süzülen terlerle beraber..</p>
<p>Üçüncü bir acı etkeni olarak da o incecik bilekli cılız atları geliyor Sakaların. Su dağıtıcılarını Saka diye çağırırdık. Atların üzerindeki semere bağlı bir tarafta üç olmak üzere 6 tane su tenekesi olurdu. Belki de sekiz. Tam anımsayamadım. Ama bidonların şekli ve üzerindeki dairesel deliği örten kulplu silindirik teneke kapak gözlerimin önünde. Yukarıda Yıldız&#8217;daki Hamidiye Çeşmesinden doldurdukları suyu bu teneke bidonlarla servis ederlerdi taşlıkltaki küplerimize. Atlara acırdım, sakalara da kızardım. Çünkü o dimdik yokuşun arnavut kaldırımı denilen eğri büğrü ve aralıklarla döşeli taşlarında; hele de yağmurda ayakları kayardı hep. O incecik bilekleri çıt diye kırılacak sanırdım ve yüreğime inerdi, bakamazdım. Dengesi bozulup ayağı kayan atlara, sucuların sert tavırları yüreğimi parçalardı.</p>
<p>Gördünüz işte! Benden anı çıkmıyor. Sadece acıların tüttüğü bir geçmiş yumağım var. Gorki&#8217;yi çok sevdiğimden mi nedir acıdan başka bi şey gelmiyor hatırıma. Yoksa acıyı en iyi anlatan olduğu için mi sevdim Gorki&#8217;yi? Sadece küçük bir İstanbul çocuğunun o çağla ilgili düşüncelerden oluşan bir anılar kümesi, bugün görsellikle beslenmiş insan beğenisi ve ilgisi yanında ne kadar barınabilir ki? Ben yine de yazmayı deneyeceğim. Paul Klee&#8217;den esinlenerek hatırladılarımı yazacağım. En azından çocukluk anılarımdan arta kalan düşünceler. Kimse okumazsa kendim için yazmış olmaz mıyım? Bu da tuhaf bir düşünce. Kendim için yazdığımı söylemiştim ya- bir başka bloğumda da- koca bir aldatmaca. Kendimi kandırmak sadece. Aslında içten içe okunmasını arzular insan yazdıklarının.</p>
<p>&#8220;<em><strong>Büyükler aralarında konuştukları zaman</strong></em>&#8221; diyor Paul Klee örneğin annesi bir arkadaşıyla konuşurken, birbiri ardına hızla gelen tümcelerdeki sözcükleri ayırt edemezmiş. Ben de insanların söyledikleri şeyleri unuttukları için söylediklerinin tersine davrandıklarını, yanlış yaptıklarını zannederdim. &#8220;<strong>Yalan</strong>&#8221; sözcüğünün gerçek yaşamdaki karşılığının bu tavır biçimi olduğundan habersizdim. Pek de safmışsın derseniz hak veririm. Evet hiç bir zaman kurnaz olamadım, değil üç, dört yaşlarında onca yaşanmışlıklardan sonra bile.</p>
<p>Karşımızda iki katlı bir evde otururdu Huriyanım Teyze. Ak saçlı modern görünümlü bir kadındı. Arasıra anneanneme misafirliğe gelir, taşlık; vişne şerbetlerinin eşliğinde güzel sohbetlerle şenlenirdi. Eski bir saraylıymış bu Huriyanım Teyze. Bana pembe satenden biraz daha kalınca bir kumaş üzerine, gümüşle işlenmiş minik bir örtü hediye etmişti. Ona da çok eskilerden kalmış bir hatıraymış. Oğlu mu beslemesi mi olan bir genç adam, gelini ve iki de ben yaşlarda yaramaz torunuyla yaşardı o evde.</p>
<p>Bize geldiği bir gün sohbete kulak kabarttım. Baktım anneannem bir şeyi yanlış söylüyor. Ben gidip eteğine yapışıp çekiştirmeye başladım.<br />
&#8220;Anneanne o öyle değil, böyle olmuştu&#8221; diye.</p>
<p>En fazla dört yaşındayım. Anneannem aldırmadı, ya da aldırmaz göründü. Ama ben doğrucu davut gibi ille de onun yanlışını düzelteceğim. Bir kaç kere daha söze karışınca Huriyanım Teyze aldı sazı eline. Beni sevecen bir şekilde yanına çekerek dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bak yavrum, Büyükler bazen gerektiği için böyle konuşurlar. Onların böyle anlatması için bir nedenleri vardır. Sen anneanne yanlış söyledin doğrusu bu demekle yanlış yapıyorsun.&#8221;</p>
<p>Elbette Huriyanım Teyze tam olarak bu sözcüklerle konuşmamıştı ama çıkardığım sonuç buydu. Yani yalanla tanışmam. Demek ki büyükler gerektiğinde, daha önce söylediklerinin tam tersini de anlatabilirmiş&#8230;Ne ayıp!</p>
<p>Kahramanca atıldığım yanlışı düzeltme eylemim, üstelik büyüklerin işine karışılmaması ve hatalı anlattıklarını düzeltmemin yanlış olduğu uyarısıyla geri püskürtülmüştü. Hınç duydum. Pembe bir yalan olsa bile düşürüldüğüm o konumdan müthiş bir hınç duydum. Oysa Huriyanım teyzeyi de anneannemi de hep sevmişimdir. O zaman o hıncı kime duydum? Kendime mi? Dünyanın iki yüzlülüğünü yavaş yavaş kavramaya başlayacaktım o andan sonra. İşte yalanla tanışmam da böyle oldu diyebilirim.</p>
<p>Sonra bir gün, Huriyanım Teyzecik bana yukarıdaki camın demir parmaklıklarından uzanarak o şeker pembesi gümüş işlemeli örtüyü atmıştı armağan olarak. O örtü ne zaman elime geçse bana verdiği öğüdü anımsadım.</p>
<p>Yazıya başlama amacım çok sevdiğim ve değer verdiğim bir blog arkadaşıma <strong>Narçiçeği&#8217;</strong>ne ithaf etmek için oyunlarla ilgili anılarımı yazmaktı. Narçiçeği&#8217;nin &#8220;<strong>Yağ satarım, bal satarım</strong>&#8221; başlıklı bloğuna** yorum yazarken usuma düşmüştü bu fikir. Anneannemin beni nasıl engellediğini, çocukluğumda öteki kızlar doyasıya ip atlarken; barsaklarım dolaşırmış diye bana ip atlamanın yasaklandığını yana yakıla anlatacaktım. Sek sek oynamak da yasaktı. Hele &#8220;Beş taş oymak&#8221; o da nesi eve uğursuzluk gelirmiş. Zaten durmuş oturmuş, bir çocukluğum da olamadı. Emanet çocuktum anlayacağınız, annesi babası başka kentte çalışan bir misafir&#8230;</p>
<p>Annemle babamın yaşadığı o küçük kente gittiğimde bir kentsoylu olup cam güzelini oynardım. Kentin ana caddesinde olan en görkemli apartmanın üçüncü katında hapis olurdum. Karşımızdaki sinemanın camdaki yansımalar nedeniyle şekillerini, resimlerini bazan seçip bazen seçemediğim seçemediğim afişlerine, ışığın yansıma kırılma olaylarının görüneni görünmez kılmasına, kentin sosyetik kadınlarının suareye gelirken giydikleri şık elbiselere ve Hint filmlerindeki danslara, şarkılara kafa yorardım.Bir ara iyice kafama koymuştum dansçı olmayı. Bir de bant karikatürler, Akbaba dergisi ve geceleri özellikle geceleri uykudan önce ( ne kadar yanlış) okunan kare biçimindeki hikaye kitaplarımın samanlı kokusu ve öykülerdeki hayali dünyalar doldururdu yaşamımı. Örneğin kesik başlı at canım ciğerim &#8220;Falada&#8221; ya acırdı yüreğim. Nilüfer&#8217;in Sırma Saçları öyküsündeki aciz ruhlu prense sinir olurdum. Mademki prens, gelip de ordularıyla Nilüfer&#8217;i o cadının elinden kurtartaracağına her seferinde kızın saçlarına tutunarak , saç diplerini acıta acıta kuleye neden çıkıyor olduğuna bir türlü akıl erdiremezdim.</p>
<p>Pek çok oyuncağım vardı kızlara özel, Beyoğlu Japon Mağazasından alınma. Kimbilir o minicik yemek ya da koltuk takımı için maaşlarından ne kadar önemli bir bölümü feda etmişti bizimkiler, sırf küçük kızları mutlu olsun diye&#8230;.</p>
<p>Mavi gözlü bir taş bebek.Tahtadan özenle kesilmiş koltuk takımları. Kapalı çarşıdan aldığımız minik bir lira büyüklüğünde tabaklar ve onlardan taşmayacak boyutlarda çatal kaşık takımı. İçine konan balık maketleri. Sonra gelsin tek kişilik evcilik oyunları. Yaşamım sırf monologmuş çocuklukta o küçük kıyı kentinde. . Jean Piaget&#8217;in kitaplarını okuyunca daha iyi kavradım yalnızlık monologlarımı. Hafta sonları midye kabuklarıyla bezeli o mavi deniz kıyısına götürülmeyi beklerdim dört gözle. Arkada mutfak balkonunda bir iskemle üzerine çıkınca, o lacivert mavinin güzelliği ince bir çizgi olarak bir hafta boyunca çağırırdı beni. Hala bir resim olarak belleğimde o görüntü. Deniz kıyılarını çok severim ve gidemeyince bugünkü gibi hep hüzünlenirim.</p>
<p>Orada o küçük kentte arkadaşım da yoktu ne yazık. Bir misketlerimi yutan Alican vardı annemlerin meslektaşlarının çocuğu. Acaba yaşıyor mu şimdi? Misket alınmıştı bana ya oynamasını bilmezdim. Sadece renklerine o parlak camların içindeki şekillerin güzelliğine bakmaya doyamazdım. Misket torbam Ali Baba&#8217;nın bulduğu hazinelerden bile daha değerliydi. O yüzden de Alican gelince misketlerimi alacak korkusuyla onunla da diyaloğu kesmiştim.</p>
<p>En çok sallanan atlardan alınsın isterdim. Hani şu sallanan sandalyeler gibi binince olduğu yerde ileri geri kayık salıncaklar gibi sallanan kırmızı atlardan. Ondan da almadılar bir türlü. O erkek çocuklar içinmiş. Kent kültürü ne de olsa. Onun yerine ipinden çekince dönen tekerlekleri üzerinde yürüyen ve başını sağa sola oynatan -tıpkı tontonlar çizgi bantındaki köpeğin benzeri- kırmızı renkli bir tahta fino aldılar. Onun kız çocukları için olduğuna bir türlü ikna olamadım. Yazık ! Finoyu bile saklayamadım. Çok sevdiğim bir tanıdığın çocuğuna hediye etmiştim üniversitedeyken. Çocukları büyüyünce istedim geri ama sobada yakmışlar finomu. Nasıl üzüldüm. Sanki çocukluğumu da alevlere atmışlar gibi nefret ettim onlardan.</p>
<p>Esas mutluluğum ip atlayamasam, seksek oynayamasam da yine Beşiktaş&#8217;taydı. Bir yolunu bulur, yan sokaktaki bakla bostanına kaçardım çocuklarla ya da tek başına. Orada çiçeklerle olmak, kuş sesleri dinlemek, uzaktaki kötü bostan sahiplerinin bizi sopalarla kovalayacağı ana kadar yüzü koyun yatmış borazan çiçekleri, pisipisiler, papatyalar ve gelincikler arasında doğayla, kelebeklerle, karıncalarla haşır neşir olurken zamanın durması&#8230;</p>
<p>Bir de kandil gecelerini severdim. Genellikle elde yağlı bir çıra, tüm çocuklar evleri kapı kapı dolaşarak helvaları o güzelim fıstıklı irmik helvalarını servis ederdik kandil geceleri. O zaman çok mutlu olurdum. Yine Cumhuriyet Bayramlarımda fener alayları olurdu mahallede. Çocuklar ellerinde fener gezip şarkılar söylerdik. Demek ki bunlara pek karışmamışlar bizimkiler. Bir de yağ satarım bal satarım oynadığımı anımsıyorum.</p>
<p>Bir de Madam İfi&#8217; yi anımsıyorum. Hiç unutamadığım hayalet kişilerden biridir o. İştahsızdım sanırım. Teyzeciğim bir elinde cam bir yoğurt kasesi, diğerinde maydanozlu ızgara köfteler tabağı, peşimden koştururdu. Sokağa kaçardım. Sonra bir gün köfteleri yemeyeceğim diye köşeyi dönüp saklanacak yer ararken İfi&#8217;nin dükkanının kapkara bir kömüre dönüştüğünü ve usul usul kara bir isle, lodosta geri tepen bir soba gibi, için için tüttüğünü görmüştüm. İfi&#8217;nin pirinçleri ise sokakta yerlere saçılmıştı.</p>
<p>&#8220;<strong>İfi&#8217;nin pirinçleri, İfi&#8217;nin pirinçleri ! &#8220;</strong> diyerek ağlayarak eve döndüğümü hatırlıyorum. Daha sonra çok takdir gören bir davranışım olarak, aile arasında tekrarlardan da olabilir olayı hatırlayışım. Ama hayır! Madam İfi&#8217;ye ve pirinçlerine yapılan haksızlığı ta yüreciğimde o gün nasıl da hissetmiştim bir acı olarak. O ak saçlı zarif hep siyahlar giyen yaşlı kadından ve dükkanından ne istemişlerdi de yakmışlardı? Bunu anlayamamıştım. O gün bana taktıkları ve arkadan bağlanan, o çizgili, o beni nefessiz bırakan, o nefret- mama- önlüğünü anımsadığım kadar canlı, yerdeki pirinçler ve tüten dükkanın belleğimdeki fotoğrafı.</p>
<p>Bir de yaş günlerim. Hep de yaz ortası olurdu. Bazen değişen bayramlara bakıp yaş günlerimin de kışın kutlanabileceğini ummuş muydum? İlle de yeni bir elbise diktirirdi annem her yaş günümde, her bayramda da yaptığı gibi. Öyle pastalı börekli kutlamaları hatırlamıyorum yedi yaşına kadar. Ama annemle babam izin alıp da gelemediklerinden, koskoca evrende bir nokta kadar yalnız ve terkedilmiş bir varlık olarak hissederdim kendimi. O duyguyu hep yaşarım. Yine öyle bir günde o minik beyaz puantiyeleri olan kalın askıları omuzdan fiyonklu, yepyeni kloş etekli kırmızı elbisemi, beyaz bilekten bağlı ayakkabılarımı giydirir giydirmez ananeannem; sokağa fırlamış ve uzun saçlarımı savurarak Ihlamur Bostanının yolunu tutmuştum. Kimse yoktu sokakta. Deri çantasıyla erken bir iğneden dönüyordu sanırım İğneci Enver Bey Amca sokağımızın kısmi entelektüeli:</p>
<p>&#8220;Ooo!&#8221; demişti. &#8221; Bak sen, kırmızıları da giymişsin. Seni çaylaklar kapacak.&#8221;</p>
<p>Eliyle köşedeki yüksek taş duvarlarının aralıklarından kadife gibi kara yosunları fışkıran, kiraz ağaçlarının gölgelediği o gizemli konağın üzerinde uçan çaylağı göstermişti. Koskoca bir çaylak görkemli kanatlarını açmış yukarılardan, sanki hayran hayran bana bakınıyordu. Yedi yaşında bile yoktum&#8230; Nasıl istemiştim. Gelsin o çaylak beni kapsın ve sonra Kurbağa Prens hikayesindeki gibi yakışıklı bir prens olsun. Kaçalım oralardan. Birlikte kaçalım. Dünyaları gezelim&#8230; Çaylak beni bostana gidene kadar izlemiş, üzerimde daireler çevirerek uçması beni sevinçten deli etmişti. Yalnız değildim artık. O pikelerle, dolanmalarla yeni yaşımı kutluyordu işte! O çok sevdiğim ve adını hala bilmediğim sarı çiçeklerime kavuşunca bostanda; çaylağı da, yaş günümün hüznünü de o anlık unutuverdim. Zamanın durduğu yerdeydim&#8230; Çocukluk işte!&#8230;.2008 Mart 5</p>
<p><strong>Bu metnimi çok değerli dostum Narçiçeği&#8217;ne armağan ediyorum güzellikler ve mutluluklarla dolu, uzun upuzun bir yaşam sürmesi dileklerimle&#8230;</strong></p>
<p>Emel Dinseven</p>
<p>Ne yazık ki arkadaşımızı 2 yıl önce kaybettik. Işıklar içinde yatsın&#8230;<br />
* &#8220;Günlükler 1898- 1918&#8243; Paul Klee. çeviren: Selahattin Dilidüzgün YKY, 1 Baskı, İstanbul Aralık, 2005</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=96045" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=96045</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son Moda Saçmalar</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 03:51:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite ve Araştırma Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel gaflar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1213</guid>
		<description><![CDATA[Bilimsel bir zıpırlığın öyküsüdür anlatacaklarım. Kitabın alt başlığı olan &#8220;Post Modern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları&#8221;. Dört yıl önceydi sanırım, belki de beş. Sanki modernizmi pek iyi anlamışçasına şu postmodernizm dedikleri felsefenin bataklıklarına dalmıştım. Anlamaya çalışıyordum. Okudukça da ne kadar mantıksal düşünce karşıtı, ne denli zihin bulandırıcı olduğunu görüp dehşete kapılmaya ve umutsuzluğa düşmeye başlamıştım. Fizikteki <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/00001.jpg"></a>Bilimsel bir zıpırlığın öyküsüdür anlatacaklarım. Kitabın alt başlığı olan &#8220;Post Modern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları&#8221;. Dört yıl önceydi sanırım, belki de beş. Sanki modernizmi pek iyi anlamışçasına şu postmodernizm dedikleri felsefenin bataklıklarına dalmıştım. Anlamaya çalışıyordum. Okudukça da ne kadar mantıksal düşünce karşıtı, ne denli zihin bulandırıcı olduğunu görüp dehşete kapılmaya ve umutsuzluğa düşmeye başlamıştım. Fizikteki bazı kavramların postmodern düşünürlerin dilinden düşmemesi ve postmodern felsefenin terminolojisi kapsamına alınarak bozuk para gibi, yerli yersiz bol bol saçılırken, taşıdığı pozitif bilimsel kavramlardan tamamiyle sıyrılarak zihin bulanıklığına, içi boş masallara dönüştürülmesine olan kızgınlığımın beni biraz daha kapsamlı aramalara götürdüğü yerde tanıdım Alan Sokal’ı. <span id="more-1213"></span>Jean Bricmont ile birlikte “Son Moda Saçmalar”(1) kitabını yazan saygıdeğer ve kendi deyişiyle “zıpır” bilim adamını. İnternette yayımlanmış makalelerini sanki göklerden sanal ortama indirilmiş bir kurtarıcının şifreli bile değil, açık mesajları olarak okumaya çabalarken, bilimsel geleceğimizle ilgili solan umutlarım yeniden yeşermeye başladı. “Yaşasın!” dedim “Benim gibi düşünenler de varmış bu dünyada ve galiba düşüncelerimde doğruluk payı da fazla. Postmodernizm okumalarında kafamın karışması doğalmış. Tam da düşündüğüm gibi baştan sona saçmalık.” Nasıl mutlu olduğumu anlatmam, ayrı bir makale konusu olabilirdi, adı “Mutluluk” olan.</p>
<p>Sonra orada “Fashionable Nonsense, Postmodern Intellectuals’ Abuse of Science” adlı kaynağı gördüm. Ülkemizde bu kitabın pek okuru çıkmayacağı ve ilgilenenlerin de zaten orijinalini okuyup anlayabilecek düzeyde olduğunu düşündüğümden, uzun süre internetten indirdiğim Alan Sokal’ın makaleleriyle boğuştum durdum. Bambaşka sözcüklerle yaptığım aramalardan yola çıkarak ulaşmıştım Alan Sokal’a. Sonra bir gün pat diye bir Türkçe kaynak çarptı gözüme bizden Ali Şimşek’in yazmış olduğu oldukça anlaşılabilir “sokal kapanı ya da retoriğin sefaleti”(2) makalesi &#8220;zıpır&#8221;lığın kısa bir özetini veriyor sonra da Sokal, Bricmont ikilisinin kitabından bazı alıntılar yapıyordu.</p>
<p>Ali Şimşek’in verdiği kaynaklarda kitabın Türkçe yayınlanmış olduğunu görüp sevindim.</p>
<p>Kitabı Memet Baydur ve Ongun Onaran çevirmişler. İlk baskısı 2002 ve 1000 adet. Yine 2002 de 500 adetlik 2. baskıyı yapmış İletişim yayınları. Alıntılar İletişim’den çıkan 2. baskıdan yapılmıştır.</p>
<p>Şimdi kitabın yazılışına neden olan “zıpır aldatmanın” öyküsüne gelelim:</p>
<p>Social Text adlı saygın Amerikan kültür çalışmaları dergisine Alan Sokal’ın “Sınırların Aşımı: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru” başlıklı bir yazı göndermesiyle başlar öykü. Makale kabul edilir ve postmodernizm eleştirilerine cevap veren özel bir sayıda yayınlanır. Ardından, Lingua Franca dergisine gönderdiği bir başka yazıda, Alan Sokal, makalesinin baştan aşağı saçmalıklarla dolu, birbirini değilleyen önermeler içeren ve postmodernizmin maskesini düşürmek için yazılmış hileli bir yazı olduğunu açıklar. (4) Literatüre “Sokal Vakası” olarak geçen entelektüel skandalın kitabıdır.(6 )</p>
<p>İlginç değil mi? Önemli bir bilim adamı saygın bir bilimsel dergiye içinde postmodern düşünürlerin o kafa karıştırıcı ve bellek bulandırıcı kavramlarının bonkörce kullanıldığı, aslında hiçbir anlamı olmayan sadece saçmalıklardan oluşan bir makale gönderiyor ve bilim adamına güven o kadar sonsuz ve aslında işin gerçeği; kavramlar o kadar karmakarışık ki sanırım okuyan editör bilimciler de altından kalkamadıkları makaleyi yayınlamayı uygun görüyorlar. Ne de olsa önemli bir teorik fizikçinin, Alan Sokal’ın makalesi!</p>
<p>Şimdi de makale konusunda Ali Şimşek’in yorumuna göz atalım:</p>
<p>“Alan Sokal bilimden özellikle de kuantum fiziğinden alınmış kavramları hiç bir mantık ilişkisi ve açıklama gözetmeden saçmalamanın sınırlarını da zorlayarak harmanlamış, bunu prestijli bir dergide yayınlatmayı da başarmış; sonra ise yayınlanan makalenin aslında saçma bir kolaj olduğunu açıklamıştı. Kısacası tam bir akademik skandal! Yani, Sokal postmodern jargonu tam da kendi silahlarıyla vurmuştu; parodileştirerek ve itibarsızlaştırarak.” (2)</p>
<p>Kitabı Kadıköy’de biraz zor da olsa buldum. Hemen o gece okumaya başladım. Bitirinceye kadar elimden bırakamadım.</p>
<p>Son Moda Saçmalar, bu hileli makaleye neden gerek duyulduğu anlatıyor. Çimen Güzay “Fizik Postmodernizmi Yapıbozuyor!” adlı internet makalesinde kitabın başarılı bir yapıbozum örneği olduğunu söylüyor. (4) Kitapta makalenin kısa öyküsü verildikten sonra Jacques Lacan, Julia Kristeva, Luce Irigaray, Bruno Latour, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze ile Felix Guattari ve Paul Virilio gibi kuramcıların söylemleri inceleniyor. Yazarların iddiasına göre bu isimler, sadece temel bilimlerden kifayetsizce ödünç aldıkları kavramları saptırmakla kalmıyor aynı zamanda bu saptırmalar ile bir düşünce bulanıklığı yaratarak zihinleri gerçeklik konusunda kafa karıştırıcı bir patikaya doğru iteliyorlar.(4)</p>
<p>Açıklamanın yerine yorumu koyan postmodern söylem çoğunlukla sırtını fizikten ve matematikten aldığı kavramlara dayamaya çalışır. Görelilik, belirsizlik, entropi, kaos ve karmaşıklık gibi, aslında belirli bir terminoloji içinde fazlasıyla dikkatli kullanılması gereken kavramlar hemen her alana hiçbir açıklama getirmeden kolayca yaygınlaştırılır. Toplumsal bir entropiden, dört boyutlu bir toplumsal geometriden, öznenin içe patlamasından, atom altı duygulardan, kara deliğe dönüşen yığınlardan sözetmek gibi&#8230;(2)</p>
<p>“Richard Dawkins’in 1998 de Nature dergisinde kitap eleştirileri bölümünde bu kitaptan söz ederken ‘post modernizmin maskesi düştü’ diyordu.” Cümlesiyle başlamış Ongun Onaran.</p>
<p>“Yazının içeriği başlığından çok daha alçak gönüllüydü ama İngiliz bilimadamı kimsenin yapmaya cesaret edemediğini sonunda Sokal ile Bricmont’un yaptığını yazıyordu. Lacan, Kristeva, Baudrillard, Deleuze gibi düşünürlerin çevrelerindeki dokunulmazlık halesini kaldırmışlardı.” diye devam ediyor Çeviriye Önsöz. (1)</p>
<p>İngilizce baskıya önsöz ise 7 sayfa, keşke tamamını yazabilsem buradan:“ Entelektüel pozlar adlı kitabımızın Fransa’da yayınlanması kimi aydın çevrelerde ufak bir fırtına kopardı.( Kaynak 2 ye bakılınca kopanların tayfun olduğunu göreceksiniz. EU) Guardian’da yazan John Henley’e göre “çağdaş Fransız felsefesinin köhne bir saçmalık yığını” olduğunu göstermiştik. Liberation’da yazan Robert Maggiori’ye göre ise bizler aşk mektuplarında dilbilgisi yanlışlarını düzelten, mizah duygusundan yoksun ukalâ bilim adamlarıydık. Hem bizi eleştirenlere, hem de gereğinden fazla destek verenlere her iki yaklaşımın da neden geçerli olmadığını kısaca açıklamak, özellikle birkaç yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyoruz…” diye başlıyor İngilizce baskıya önsöz.(1)</p>
<p>Alan Sokal postmodern aydınların bilimi kötüye kullanmalarını ispatladığı gibi bana göre “disiplinler arasındaki kavram aşırmalarının postmodern anlamsızlığını ve saçmalığını” da kanıtlamış oluyor. Neler oluyor sonra?</p>
<p>Eleştirdikleri yazarların Fransız yüksek öğretiminde, derin bir etkisi, medyada yayın evlerinde, ve entelijansiyada bir çok müridi varken , kitaba çok şiddetli tepkiler geliyor.</p>
<p>Acaba Alan Sokal bu saçmalıklar balyası makalenin ne amaçla yazılmış olduğunu açıklamayıp; öylece bıraksaydı kim bilir kaç atıf alırdı diye sormadan da edemiyorum. Ardından da yine merak ediyorum; bir makalenin atıf alacak kadar değeri olup olmadığını saptayan “kuru kurallar zinciri kurumları”, bilgisayar programlarının üreteceği makaleler karşısında nasıl bir tutum sergileyecek?</p>
<p>Kitabın en &#8220;eğlenceli&#8221; bölümünün Jean Baudrillard üzerine olduğu söylenebilir diye yorumlamış Ali Şimşek. “Çok okunurluğu ile postmodernizm en medyatik siması, bilimsel kavramları yerli yersiz kullanmada da bir üne sahiptir. Baudrillard Körfez Savaşı hakkında şunları söylüyordu: &#8220;Asıl olağanüstü olan, herbiri birbirini yavuzca bastıran iki hipotezin; gerçek zamanın kıyamet günüyle, sanal olanın gerçek karşısında kazandığı zaferi de içeren saf savaşın aynı zamanda, aynı uzay-zamanda gerçekleşmiş olmasıdır. Bu, olay uzayının çoğul kırınım gösteren bir aşırı-uzaya dönüştüğüne ve savaşın kesinlikle Öklid-dışı olduğuna işaret eder.&#8221;(1) Matematik kavramlarının bu kullanışı çok tehlikeli bir hal de almıştır. Eğer Körfez Savaşı öklid-dışı bir geometride geçmiş ve sanalsa bu savaş sadece CNN ekranlarında gerçekleşmiştir. Daha doğrusu &#8220;Körfez Savaşı olmamıştır, sanaldır.&#8221; İşte postmodern teorinin &#8220;yaratıcılık&#8221; yapayım derken geldiği en sefil durum. Üstelik matematikte &#8220;çoğul kırınım gösteren aşırı uzay&#8221; diye bir şey yoktur. Bu tamamen Baudrillard&#8217;ın uydurmasıdır. Kavramlar metafor gibi kullanılıp aslında düzanlamları veri alınmakta, bir bulanıklık yaratılmaktadır. Geometride bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçebilir ama bunun Körfez Savaşı&#8217;yla da, CNN naklen yayınıyla da bir ilgisi yoktur. Füzeler Bağdat&#8217;ı vururken ve insanlar ölürken geometrinin ötesinde faktörler geçerlidir. Ayrıca füzeler öklidci bir uzayda hedeflerini vurmaktadırlar. Bir noktadan çok sayıda füze geçirmek askeri açıdan hiç de Akılcı (!) değildir.” (2)</p>
<p>Bundan dört beş yıl önce bu konu üzerinde incelemeler yaparken internetteki Türkçe kaynaklar da çok azdı. Günümüzde pek çok kaynak bulmak mümkün.</p>
<p>Philippe Boulet-Gercourt&#8217;un Alan Sokal&#8217;le New York&#8217;ta Yaptığı Söyleşi* &#8220;Fransız Düşünürleri Sahtekar mı?&#8221; bu kaynaklardan biri(7) Fransıcadan çeviren Ayşe Banu Karadağ. Kısa bir bölümü okuyalım:</p>
<p>Le Nouvel Observateur: Sahneyi Jacques Lacan&#8217;la açıyor ve deyim yerindeyse onu mahvediyorsunuz.: &#8220;Söyleminin ağır ve gösterişli&#8221; olduğundan, &#8220;okurlarım yapay bir bilgi birikimiyle etkilediğinden&#8221; söz ediyorsunuz&#8230; (7)</p>
<p>Alan Sokal: Lacan&#8217;ın çalışmaları üzerine genel bir yargı getirecek kadar uzman değilim. Ancak matematik ve bazen de fizikle ilgili söyledikleri bağlamında, &#8220;topolojimden, &#8220;tor&#8221;dan, &#8220;cross-cut yüzeylerden&#8221; söz ederken -burada doğru terimin &#8220;cross-cut&#8221; değil de &#8220;cross-cup&#8221; olduğunu belirtmeliyim-, okurun kafasına &#8220;bilgece&#8221; terimler soktuğunu, ne var ki bunu yaparken bu terimlerin ne anlama geldiklerini dikkat etmediğini saptayacak kadar bilgiliyim. İleri sürdüğü savlar yanlış değil, yalnızca anlamdan yoksun. Anlam taşıyan savları da var, ancak bunlar da bayağı, özellikle de yersiz bir şekilde ileri sürülen savlar. (7)</p>
<p>Le Nouvel Observateur: Bu arada Lacan&#8217;la dalga geçmekten de kaçınmamışsınız: &#8220;Ereksiyon durumundaki erkeklik organımızı &#8220;-l &#8220;in karakökü ile özdeşleştirmesinden mutluluk duyduğunuzu &#8221; söylüyorsunuz&#8230; (7)</p>
<p>Alan Sokal: Böyle bir formülle dalga geçmemek imkansız. Kitabın ilk baskısında &#8220;İnce alay&#8221;a daha çok yer vermiştik, ancak sonunda kendimizi tutmaya karar verdik, çok saldırgan bir görüntü çizmek de istemiyorduk. (7)</p>
<p>&#8220;Son Moda Saçmalar&#8221; kitabını neden çok önemli bulduğumu yine Ongun Onaran’ın önsözündeki açıklamalardan aktarmak isterim:</p>
<p>“Kitabı okuduktan sonra iki nedenle Türkçeye çevirmeye karar verdik. Birincisi entelektüel samimiyetsizliğin özellikle Lacan, Kristeva, Baudillard, Deluze gibi etkili yazarlar tarafından yapıldığında yalnızca yapanın değil herkesin başını ağrıttığına inanıyorduk. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerde de bu yazarların çok etkili olduklarını, gazete köşelerinden, “aydın tartışmalarından” doktora tezlerine kadar her yerde görmek mümkündü.&#8221;(1)<br />
&#8220;İkincisi ve daha önemlisi, bu düşünürlerin açıkça ya da örtük olarak dayandıkları postmodern söylemdeki aşırı göreci ve aşırı öznel eğilimlerin Aydınlanma’nın akılcı geleneğine zarar verdiğine inanıyorduk. Uygarlık tarihinde (şimdiki köktendincilik gibi) çeşitli irrasyonalizm biçimlerinin nelere yol açtığı ortadayken, postmodern söylem akılcı ve bilimsel düşünceyi karşısına alıyor, epistemik göreciliği ahlaki ya da estetik görecelik gibi gösteriyordu. Bu konunun şakaya gelir bir yanının olmadığını, hele samimiyetsizliği hiç kaldırmayacağını, hangi kültürden gelirse gelsin, sıcak bir sobanın üstüne oturan herkesin (postmodern düşünürlerin bile) yanacağını, bu gerçeğin onlardan bağımsız olarak var olan “yanma durumu” ile ilgili olduğunu, başka bir deyişle ısı enerjisinin kimyasal tepkimeler üzerindeki etkisiyle ilgili olduğunu düşünüyorduk. Sokal ile Bricmont hem bu konuları toplumsal-kişisel gerçekliğin ya da estetik-ahlaki yargıların konumundan çok iyi ayırıyor, hem de bunların nasıl kötüye kullanıldıklarını anlatıyorlardı. Bu görececi kargaşanın siyasi sol ile Aydınlanmacı geleneğe ne kadar zarar vereceğini tartışıyorlardı. Biz de bunları Türkçe okuyanların dikkatine sunmak istedik. (…)”(1)</p>
<p>“Her satırı ile birlikte çalıştığımız , gecelerde işin güçlüğünü sezdirmeyecek kadar keyifli kılan ama metnin basılmış halini göremeden bizlerden ayrılan sevgili dostum Memet Baydur’un anısına. Ongun Onaran şubat 2002, Ankara.”(1)</p>
<p>Her kitabın hikâyesine “o gün&#8221;den sonra dilsiz bir hüznün gölgesi düşer. “O gün” yazarın, ya da çevirmenin öldüğü gündür. Artık kitabı elimize aldığımızda satırlar arasında gezinirken sessiz bir acının gölgesidir arkadaşımız. Değerli edebiyatçı ve bu kitabın çevirmenlerinden biri olan Memet Baydur, ne yazık ki iki yıllık uğraşısının ürününü basılmış olarak göremeden aramızdan ayrılmış 2002’de. Anısına Saygıyla.</p>
<p>ezgi umut<br />
8 Temmuz 2007</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>(1) Alan Sokal, Jean Bricmont, Son Moda Saçmalar, Post modern aydınların bilimi kötüye kullanması, çev Memet Baydur, Ongun Onaran 2.baskı İletişim Yay. 2002</p>
<p>(2) http://www.physics.nyu.edu/faculty/sokal/index.html</p>
<p>(3) http://www.soldergisi.com/yazi.php?yazigoster=1894&amp;belirle=ali%20şimşek</p>
<p>(4) http://www.sahici.org/node/21</p>
<p>(6) http://www.iletisim.com.tr/iletisim/book.aspx?bid=850</p>
<p>(7) http://www.usatolyesi.org/Fransiz_Dusunurleri.html<br />
<a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1213.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1214" src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1213.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genç ÜNAK Bülten Ocak &#8211; Şubat 2012 Sayısı Yayında</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/13/genc-unak-bulten-ocak-subat-2012-sayisi-yayinda/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/13/genc-unak-bulten-ocak-subat-2012-sayisi-yayinda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2012 01:10:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Genç ÜNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Genç ÜNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Genç ÜNAK Bülten]]></category>
		<category><![CDATA[ÜNAK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1198</guid>
		<description><![CDATA[Genç ÜNAK Bülten&#8217;i yeni yılla birlikte yeni yaşını da kutluyor. Canlı, dinamik, sıradışı ve yine çok farklı konularla, yeni konuklarla 2012&#8242;nin ilk sayısı yayında. Ocak-Şubat 2012 Sayısı bülten içeriği; Kütüphaneciliğe Tarihsel Bir Bakış (Prof. Dr. Gülbün BAYDUR) “Online” Ruhlarımızdan Tarihe Notlar (Öğr. Gör . Dr. İrem SOYDAL) Yeni Doğmuş Bir Bebek Gibi Her Şeyi Adım <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/13/genc-unak-bulten-ocak-subat-2012-sayisi-yayinda/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://gencunak.org/w1/wp-content/uploads/2012/01/duyuru.png"><img class="alignright size-medium wp-image-828" src="http://gencunak.org/w1/wp-content/uploads/2012/01/duyuru-300x134.png" alt="" width="200" height="89" hspace="10" /></a></p>
<p>Genç ÜNAK Bülten&#8217;i yeni yılla birlikte yeni yaşını da kutluyor.<br />
Canlı, dinamik, sıradışı ve yine çok farklı konularla, yeni konuklarla 2012&#8242;nin <a title="Genç ÜNAK Bülten Ocak - Şubat 2012 Sayısı" href="http://www.gencunak.org/ocak-subat-2012">ilk sayısı</a> yayında.<span id="more-1198"></span></p>
<p><strong>Ocak-Şubat 2012 Sayısı bülten içeriği;</strong></p>
<ul>
<li>Kütüphaneciliğe Tarihsel Bir Bakış (Prof. Dr. Gülbün BAYDUR)</li>
<li>“Online” Ruhlarımızdan Tarihe Notlar (Öğr. Gör . Dr. İrem SOYDAL)</li>
<li>Yeni Doğmuş Bir Bebek Gibi Her Şeyi Adım Adım Öğrenerek… (Arş. Gör. Zehra TAŞKIN)</li>
<li>Cesareti Yalnız Kafada Yaşamak (Derya BAKLACI)</li>
<li>90’lara Bir Dönüş (Melisa GELBAL)</li>
<li>Seç, Sakla ve Paylaş: Feedfloyd (H. Fırat AKIN)</li>
<li>Bir Kraliyet Kütüphanesi: Black Diamond (Zarife YILDIRIM)</li>
<li>table&#8217;T'elefon (Sefa M. DHYİ)</li>
<li>Yeni Bir Teknik Hobiye Lokomotifle Yolculuk… (F. Meriç DİRİK)</li>
<li>Kaleci Mustafa: Aydınlanma Çağının En Büyük Kurtarışı (Serdinç KAYA)</li>
<li>Milli Kütüphane’nin Doluluk Oranı Artık IPHONE ve IPAD’lerde (K. Furkan SOLAK)</li>
</ul>
<p>Bülten Bağlantısı: <a href="http://www.gencunak.org/ocak-subat-2012#post_content">http://www.gencunak.org/ocak-subat-2012</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/13/genc-unak-bulten-ocak-subat-2012-sayisi-yayinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>O BİR KÜTÜPHANECİ-CEM ÖZEL</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/12/09/o-bir-kutuphaneci-cem-ozel/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/12/09/o-bir-kutuphaneci-cem-ozel/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Dec 2011 12:53:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BBY Haber</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1127</guid>
		<description><![CDATA[Şimdinin o güzel ve şirin tabiriyle Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü. Evet yıllardır Kütüphanecilik Bölümü diye eğitim veren bu bölüm yeni adıyla pek bir popüler olmaya başladı. Nedense bilgiye verilen önemi pek kavrayamamış bu ulusun genç kuşakları Bilgi ve Belge Yönetimi diye yanar tutuşur oldular. Bir kütüphaneci olarak ben de düşmüştüm bu güzelim hataya. Neden <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/12/09/o-bir-kutuphaneci-cem-ozel/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdinin o güzel ve şirin tabiriyle Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü. Evet yıllardır Kütüphanecilik Bölümü diye eğitim veren bu bölüm yeni adıyla pek bir popüler olmaya başladı. Nedense bilgiye verilen önemi pek kavrayamamış bu ulusun genç kuşakları Bilgi ve Belge Yönetimi diye yanar tutuşur oldular. Bir kütüphaneci olarak ben de düşmüştüm bu güzelim hataya. Neden mi güzelim hata diyorum, açıklayayım.<span id="more-1127"></span></p>
<p>Bundan tam 12 yıl önce, ben de bu bölümün anabilim dallarından Dokümantasyon ve Enformasyon’una takılmıştım. Adı ne kadar çekiciydi. Büyüklerimizin eşek yüküyle yatırdığı paralarla geçinen dershanelerimizin güzelim yönlendirmeleriyle kazanmıştık bu bölümü. Borsayla ilgili bir bölüm olduğunu, bütün derslerin bilgisayar üzerinden yapıldığını duymuştuk. (Sonradan öğrendiğimize göre Borsa’nın kütüphanesinde çalışan eski bir öğrencileri varmış. Dershane yetkilileri ve hocaları o öğrenciden esinlenmişler). Madem ki durum böyleydi, seçeneklerimin arasında bu bölüm de olmalıydı.</p>
<p>Evet kazanmıştım üniversite sınavını, beş tercihimden sonuncusuydu. Çok mutluydum ilk başta.</p>
<p>Üniversiteyi kazanan bir öğrencinin bunalım dolu yılları başlamıştı daha kayıt aşamasında. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne kayıt olmaya gittiğimizde görevli memurun arkasındaki pankarta benzer bir bezin üstünde Kütüphanecilik Bölümü Dokümantasyon ve Enformasyon Anabilim Dalı yazıyordu. Başımdan aşağı kaynar sular inmişti. Ne yani, 4 sene okuyup da kütüphaneci mi olacaktım. Başka şansım yoktu. Aileme “ben bu bölümde okumayacağım” deme lüksüm hiç ama hiç yoktu. Bunu onlara yapamazdım.</p>
<p>Kendime yalan söylemelerim de o günlere denk gelir. “Bir insan ya sevdiği işi yapmalı ya da yaptığı işi sevmeli” diye bir laf attım ortaya ve inandım buna. Tahmin edersiniz ki ikincisi bana tıpatıp uyuyordu. Yaptığım işi sevmeliydim. Buna rağmen üniversitenin ilk iki yılı kabus gibi geçti. Aklımı kaybedebilirdim. İnsanlara kütüphaneci olacağımı söyleyemiyordum. Kazandığım bölümün adı, daha doğrusu anabilim dalının adı Dokümantasyon ve Enformasyon’du. Adı vardı sadece o zamanlar. Herkes beni borsacı sanıyordu çünkü, ben de bu yalana inanmıştım. Bir diğer “yan yalan mesleğim” de “bilgi işlem”di. Bilgi işlemci de olabilirdim. Böyle diyordum çünkü herkese. Toplum içine çıkamaz olmuştum. Sanki hırsızlık yapmıştım, sanki bu ülkeyi lime lime soymuştum. O denli utanıyordum. Yalanım ikinci senenin ortasında gün yüzüne çıkıyordu nerdeyse. Stajlarım başlıyordu. İlk stajımız halk kütüphanelerinde olacaktı, ikincisi üniversite ve üçüncüsü özel araştırma kütüphanelerinde. İlk stajım geldi çattı. Ağabeyime staja başlayacağımı söylediğimde “hangi firmada yapacaksın” dedi. İşte o an ölmek istedim. Firma mı? Artık söyleyecektim kütüphaneci olduğumu. Yok, yine söyleyememiştim. “Kadıköy Halk Kütüphanesi”, deyince şaşırdı. “Ne yapacaksın” dedi orada. Ben de “bazı bilgisayar programları varmış, onları öğreneceğim” dedim. Çıldırmış olmalıyım. Bu nasıl bir utanma duygusudur Tanrım. Neyse ki pek üstelemedi.</p>
<p>Bu ilk stajım benim için bir dönüm noktasıydı. Çünkü bu mesleğe ısınma nedenim ilk stajımdı. İnsanlara yardım etmenin ne kadar mutluluk verici olduğunu o stajımda anladım. Dahası çok güzel hazırlanmış bir kütüphaneydi. Çok sıcak bir ortam vardı. O zamana kadar ilk defa bir kütüphanede bilgisayar hatta bilgisayarlar görmüştüm. Ama bu kurum da açılışını Türkiye’de yapmış olmanın acısını çekiyordu. Bizde maalesef “hizmetin sürekliliği” gibi bir kavram oluşmamıştır. Örneğin açılışını 5 bilgisayarla yaparsınız ama ondan sonra artık o bilgisayarlardan ömür boyu yararlanmak istersiniz. Eskidiği, sürümünün güncellendiği hiç aklınıza gelmez. Ya da açılışını 10 uzman personelle yaparsınız, iki sene sonra bu sayı 5’e, 4’e, 3’e düşer. Bu örnekler ne yazık ki ülkemizde fazlaca mevcuttur.</p>
<p>Biz yine dönelim bahtı kara mesleğimizin beni şaşırtmalarına.</p>
<p>Şansım açılmaya başladı bir kere. Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi’nin kitap satışları için Tüyap’taki Kitap Fuarı’nda görevliydim. İnanılmaz keyifliydi. Sol stantta Selim İleri vardı. Sağ çarprazımda Muazzez İlmiye Çığ’ı gördüm. Hasan Pulur bir stantta kitaplarını imzalıyordu. Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı görmüştüm. Kitabını aldığım Sunay Akın’dan bir de imza almıştım. Erdal İnönü bir stantta kitaplarını imzalıyordu. Onu ilk defa o kadar yakından görüyordum. Onu görünce aklıma babası İsmet İnönü geldi. İsmet İnönü’yü de düşününce hedefe varıyordum. Atatürk’ü düşünüyordum. Atatürk ile bire bir konuşma fırsatı bulan Erdal İnönü’yü görüyordum. İnanılmaz bir duygu. Artık ben değişiyordum. Eskiden futbolculardan imza isterdim şimdi yazarlardan istiyorum. Kıvama geliyordum artık. Kulvar değiştirmiştim. Kendimi okumaya vermiştim. Artık içimdeki korkular azalıyordu.</p>
<p>Bu keyiflerin yanında kendi standımıza uğrayan mezun ağabeylerin ve ablaların mesleğimiz hakkında verdikleri bilgileri ekmeğe, suya, tuza açmışçasına yutuyorduk. Bu söyleşilerden birinde de bir üniversitenin adı geçiyordu. İstanbul Bilgi Üniversitesi. Orada çalışan bir ağabeyimiz, bize oradaki ortamdan bahsetti. Yıl 1998’di. Cd-Romlar, online dergiler, veritabanları. Evren sanki yalanıma bir kılıf uyduruyordu. Kitap da vardı tabii ama bu laflar popülerdi. Kulağımın bir köşesinde kalmış olacak ki kaderin oynadığı oyuna daha fazla engel olamıyordum. Az kalmıştı artık, ben kütüphaneciyim diye naralar atmama.</p>
<p>Derken bölüm hocalarımdan birinin yanında asistan öğrenci olarak çalışmaya başladım. Bu benim için güzel bir fırsattı. Üstelik para da kazanıyordum. Hem okuyup hem harçlığımı çıkarıyordum. Kendime güvenim gelmişti.</p>
<p>İkinci stajımın da süresi gelmek üzereydi. Üniversite kütüphanesinde yapacaktım. Kendime uygun, beni geliştirecek bir yer bulmalıydım. Aklıma İstanbul Bilgi Üniversitesi geldi. Staj için başvurmaya gittiğimde dış cephesi boydan boya camdan oluşan bir kütüphaneyle karşılaştım. Masalar ne düzgündü. Lüks bir restauranta gelmiş gibiydim. Başvurum kabul edildi. İnanılmaz bir şeydi. İçimdeki korkuları bir bir yeniyordum. Stajım boyunca bu mesleğin ne kadar güzel, yenilikçi, gelişmeye açık bir meslek olduğunu öğrendim. Buradaki stajım da bitti. Müdürüme staj sonu, “burayı çok sevdiğimi ve burada çalışmak istediğimi” söyledim. “Tabi olur, ama para veremeyiz” dediler. Biraz bozulmuştum açıkçası. Biraz düşünmek için zaman istediğimi söyledim. Önümde kısa bir hafta sonu tatili vardı. Konuyu ağabeyime açıkladığımda bu senin geleceğine bir yatırımdır, ben senin yerinde olsam kabul ederdim, dedi. İyi ki dinlemişim o mübarek adamı. Ben de öyle yaptım. İşe başlamıştım. Sadece yemek kartım vardı. Öğlenleri rahat rahat yemeğimi yiyebiliyordum. Bu bile yeterliydi beni mutlu etmeye. Okuldan arttırdığım zamanlarda hep çalışmaya geliyordum. Müthiş keyif alıyordum. Sanki üniversite benimdi. Derken bir ay sonra üniversitede çalışıp aldığım para kadar bi maaş bağlandı. İki yerde de çalışıyordum. Rüya gibiydi. İş bununla da kalmadı. Bir sonraki aylığım, ilk aldığımın tam iki katıydı, artı bir de öğrenci asistanı maaşım. Tanrım bu bir mucizeydi. Artık iş, evden aldığım harçlığı artık istemediğimi söylemeye geldi aileme. Zordu benim için bu. Gençlik ateşiyle yanlış tabir kullanabilirdim. Mesela artık istemiyorum sizin paranızı diyebilirdim. Harçlığımın yarısını finanse ettiğim ablama “ablacım ikinci bir ricaya kadar” senden aldığım harçlığımı kesmeni istiyorum” dedim ve teşekkür ettim. Harçlığımın ikinci kısmını aldığım babamdan da artık para almayacaktım. Dahası evin bir giderini karşılamalıyım diye düşünüp dururken aklıma telefon faturasını ben ödeyebilirim diye bir düşünce ilişti. Aileme bir nebze olsun bir katkı yapıyorum diye kendimi dünyanın en mutlu insanı hissettim. İşte bu hevesle artık göğsümü gere gere söyleyebilirdim kütüphaneci olduğumu.</p>
<p>Hayatım ev – okul – bölüm &#8211; çalıştığım kütüphane dörtgeninde yoğun bir tempoda geçiyordu. Ders saatlerimiz çok da yoğun olmadığı için bu koşuşturmacada kazanan taraf hep ben oluyordum. Şuna da dikkat etmiştim ki ne kadar yoğun olursam bölüm derslerinde de o kadar başarılı oluyordum.</p>
<p>Peki ne öğretiliyordu bu 4 yıl boyunca. Önemli bilgi kaynaklarını tanıyorduk ilk yıl, ilerde kullanmamız gereken istatistik dersini de bu yıl alıyorduk. En önemlisi de Bilgi kavramını inceliyorduk. Temellerimiz oluşmaya başlıyordu. İkinci ve üçüncü sınıfta kataloglama ve sınıflama derslerimiz vardı. Bu bölümün zor derslerinden biriydi. Amacı bilgiye, gereksinimi olan kişiye en kolay bir şekilde ulaştırmak için bilgiyi organize etmekti.</p>
<p>ileride çok işimize yarayacak bir ders daha görüyorduk. Araştırma yöntemleri. Bir araştırma nasıl yapılır sorusunu felsefi açıdan ele alıp en ince ayrıntısına kadar inceleme fırsatı buluyorduk. Ama bunu ne yazık ki üniversite yıllarında görüyorduk. Çocukluktan başlayıp, ilköğretim ve lise dönemlerinde okul kütüphanesi ve halk kütüphanelerini görmeden büyüyen bizler üniversiteye gelince sudan çıkmış balık gibi oluyorduk. Bir kitabı katalogtan nasıl tararız, kitabı nasıl raftan buluruz gibi en kolay işleri bile yapamıyorduk. Maalesef bu durum hala mevcut. Bırakın lisans öğrencisini , master ve doktora öğrencileri bile araştırma yapmayı tam öğrenmeden okullarından mezun olmaktadırlar. Bu yüzden geç de olsa bir çok üniversite kütüphanesi öğrencilere daha ilk yıllarında kullanıcı eğitim seminerleri vermektedirler.</p>
<p>Lafı fazla uzatmayalım bu bölümün öğrencilere sunduğu en büyük avantajlarından biri de staj yapma olanağıdır. Hem de bir değil tam üç tane zorunlu stajımız vardı. Birçok öğrenci bu mesleğe bu stajları vesilesiyle daha da ısınıyordu. Kimi halk kütüphaneleri stajlarında bu alana kayıyor kimi üniversite stajından etkilenip üniversite kütüphanelerinde çalışıyordu. Kimi de özel araştırma kütüphanelerinde. Staj yapılan bu kütüphaneler aynı zamanda kütüphanecilik bölümlerinin bir AR-GE’si gibiydiler. Okulda öğrendiklerimizi bu stajlarda pekiştiriyor burada gördüğümüz yenilikleri ya da sorunları inceleyip kendimizi geliştiriyorduk. Son sınıfta da hemen her bölümde olduğu gibi uzmanlaşmamızı sağlayacak dersler görüyorduk.</p>
<p>Nasıl geçtiğini anlayamadığım bir 4 yıldan sonra, daha okulu bitirmeden Bilgi Üniversitesi’nde kadroya girmiştim. Daha mezun olmadan iş bulmuştum. İlk iki yıl içinde bunalımdan bunalıma mekik dokuyan adam ben miydim? Bununla da kalmayıp bir de üstüne yine aynı bölümde master yapmıştım. Hayatım nasıl da renklenmişti. 7 yıl bünyesinde çalıştığım Bilgi Üniversitesi’ndeki tecrübelerimi de yanıma alarak bu alanda öncü bir diğer üniversite kütüphanesi olan Sabancı Üniversitesi Bilgi Merkezi’ne geçmiştim. Yaklaşık 10 yıllık mesleki hayatımda kendimi geliştirebilecek en uygun yerlerde çalışmış olmamın keyfini çıkarıyordum.</p>
<p>Çalıştığım yıllar içinde bir çok da mesleki toplantılara katıldım. Bu vesileyle bir çok yere de gitme fırsatı yakalamış oldum. Ankara, Bolu, Çanakkale, Mersin, Adana, Eskişehir, Trabzon seyahatleri. Bunlardan birinde de ilk sunumumu yapıyordum. 2002 yılında. Sunum metnimi gönderdiğimde kabul ediliğini öğrendim. Metnimi hazırlamak için 2-3 ay yoğun okumalarım oldu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ndeki sempozyuma böylece katılmış oldum. Oturum Başkanlığı’nı yıllardır derslerine katıldığım Bölüm Başkanım yapıyordu. Bu da ayrı bir heyecandı. İşin daha bir enteresan olanı da sempozyum olup bittikten iki üç ay sonra konuşma metnimi Ankara Üniversitesi’nden istediler. Bildirilerden kitap yapılacağını söylüyorlardı. Yaptığım sunumun metni bir kitapta geçecekti. İnanamıyordum. Sonuç olarak işin bu boyutu da vardı bu mesleğin. Her zaman canlı, kendini yenileyen bir meslek. Yılda bunun gibi onlarca toplantı düzenlenir yurt genelinde. İşin bir de yurt dışı boyutu vardı. Yurtdışında da birçok toplantı ve eğitim seminerlerine katılmak mümkündür. Bu vesileyle Hollanda, Lüksemburg ve İngiltere’ye kısa süreli seyahatlerim olmuştu.</p>
<p>Üniversitelerde genelde idari personel olarak geçen kadrosuna rağmen bilimle iç içe ve bilimsel çalışma yapabileceğin ender alanlardan biri. Yazdığınız makale bir bakmışsınız dünyaca kabul görmüş, çok önemli bir indeks olan Web of Science’da yayınlanmış. Hiç şaşırmamak gerek.</p>
<p>Yurtdışındaki bazı haberler de iştahımızı arttırıyordu. Örneğin İskandinav ülkelerinde sabah kütüphaneler açılmadan kapı önündeki kuyrukların haberi buralara kadar kuyruk olup gelmişti. Hocamızın bir derste Harvard Üniversitesi’nin 2001 yılı bütçesini ne kadarmış, bileniniz varmı sorusu üzerine bir çok tahminde bulunduk. Kimse yanından bile geçememişti. Harvard Üniversitesi Kütüphanesi’nin 2001 yılı bütçesi 104 Milyon Dolar’dı. Kulaklarımıza inanamıyorduk. 104 Milyon Dolar. Bir üniversite kütüphanesinin bütçesi. Ülkemizde yüz milyonlar seviyesinde olmasa da bir çok üniversite kütüphanesinin yıllık bütçesi milyon dolarlar seviyesindedir. (Son zamanlarda ise fakültelerden bozma yeni üniversitelerin kütüphanelerinin yıllık yaklaşık bütçeleri 50.000 YTL. Komik değil mi, komik ama gerçek. Söz açılmışken yeni açılan üniversitelere bir de bu açıdan baktığımızda olayın vehameti gözler önüne serilmektedir.)</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Türkiye’de kütüphane kültürünün nedense oluşmamış olması düşündürücüdür. Tarihe baktığımızda ise bugünleri utandıracak cinsten hadiseler yer almaktadır. Örneğin Beyazıt’taki Nurosmaniye Kütüphanesi. Kütüphane, Külliye ile birlikte 1755’te açılmıştır. Açılışı da bu zamana kıyasla bayağı bir görkemli olmuştur. Nedeni olarak şunu öne sürebiliriz. Ülkemizde en azından İstanbul’da, Kütüphane Haftası açılışının hep Vali tarafından yapılacağı, broşürlerde yazılıyken, nedense Vali’nin hep daha önemli işleri çıkar ve vekaleten Vali yardımcısı teşrif eder. Ama gelin görün ki Nuruosmaniye Kütüphanesi’nin açılışını zamanın en ileri devlet adamları yani Padişah, sadrazam ve ulema tarafından yapılması taktire şayandır. Kütüphaneye o zaman için verilen önem kütüphane personelinin sayısına bakıldığında da anlaşılmaktadır. Hizmete açıldığında geniş bir personel kadrosu varmış. 1 Nazır-ı kütüphane, 6 hafız-ı kütüp, 6 müstahfız, 3 bevval, 1 mücellid ve müzehhib ve 1 ferraş olmak üzere toplam 18 kişilik kadro. Bu 18 kişilik kadronun bugün birçok üniversite kütüphanesinin kadrosunu sayı olarak geçmesi gerçekten hiç de küçümsenmeyecek bir sayıdır. Bu sayı şimdi 3’e inmiştir.</p>
<p>Birçok popüler meslek alanına yığınla kaymış ve işsiz kalmış gençlerimizin (örneğin işletme, iktisat…), gizli özne statüsündeki bu meslekle ilgili bakış açılarını ve görüşlerini belki bir nebze olsun değiştirebilmişimdir. Sözün kısası, yukarıda artısıyla eksisiyle birçok örneğini verdiğim bu meslekle ilgili son sözü size bırakıyorum: &#8221; Kütüphanecilik utanılası bir meslek adı mı, yoksa …!&#8221;</p>
<p>KAYNAK : http://www.derki.com/</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/12/09/o-bir-kutuphaneci-cem-ozel/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

