<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>BBY Haber Bloğu &#187; Emel Dinseven</title>
	<atom:link href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/author/emel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog</link>
	<description>Bilgi ve Belge Yönetimi Haber Portalı-Bloğu</description>
	<lastBuildDate>Mon, 12 Mar 2012 01:18:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3</generator>
		<item>
		<title>Düzenden KAOSA Zuhur</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 05:16:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1227</guid>
		<description><![CDATA[  &#8221;Fizik profesörü Bay Gediz Akdeniz bir sabah kalktığında kendini karaya vurmuş bir &#8220;kefale&#8221; dönüşmüş olarak buldu. Ve kendi konumu üzerinde uzun uzun düşündü, önce &#8220;emergence&#8221; dedi fizikçilikten kalma bir alışkanlıkla. Sonra Türkçesini düşündü.&#8221;doğuş&#8221; , &#8220;oluş&#8221; , olmuyor, tam karşılamıyordu. Sözlükte Arapça kökenli bir kelime ile karşılaştı; &#8220;zuhur&#8220;&#8230;&#8221;  Kitapçının yeni kitaplar sergisinde sayfalarını karıştırdığım kitabın önsözünden <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">  &#8221;<em>Fizik profesörü Bay <strong>Gediz Akdeniz</strong> bir sabah kalktığında kendini karaya vurmuş bir &#8220;<strong>kefale</strong>&#8221; dönüşmüş olarak buldu. Ve kendi konumu üzerinde uzun uzun düşündü, önce &#8220;emergence&#8221; dedi fizikçilikten kalma bir alışkanlıkla. Sonra Türkçesini düşündü.&#8221;<strong>doğuş</strong>&#8221; , &#8220;<strong>oluş</strong>&#8221; , olmuyor, tam karşılamıyordu. Sözlükte Arapça kökenli bir kelime ile karşılaştı; &#8220;<strong>zuhur</strong>&#8220;&#8230;&#8221;</em></p>
<p><span id="more-1227"></span></p>
<p style="text-align: justify;"> Kitapçının yeni kitaplar sergisinde sayfalarını karıştırdığım kitabın önsözünden okuyorum yukardaki paragrafı. Kitabın ön kapağının en üstündeki &#8221; <strong>Gediz Akdeniz ile Söyleşi</strong>&#8221; yazısına dikkat etmeden sayfalarını çeviriyormuşum. Ve ilk cümleyi okur okumaz bir sevinç çığlığı atıyorum. Arkadaşım da şaşırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8221; Bak, bak! Tuğba &#8221; diye bağırıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Benim üniversiteden öğretmenimdir yazan o şimdi bir Profesör, görüyor musun bak Kafkaesk bir roman yazmış.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın söyleşi kitabı olduğunu henüz farkında değilim tabii. <strong>Gediz Akdeniz</strong> fantastik bir bilim kurgu yazmış varsayımında bulunuyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">-Bazı fizikçiler de yani tanıdığım arkadaşlarım Kafka&#8217;yı pek severiz &#8211; üstelik okuduğum satırların da <strong>Tayfun Gönül&#8217;ün</strong> ön sözüne ait olduğunun ayırdında hiç değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"> Sayfaları karıştırınca söyleşi olduğunu görmek beni daha da mutlandırıyor. Çünkü sevgili <strong>Gediz Akdeniz&#8217;in</strong> fizikçi yanından kaynaklanan bilgileri günlük yaşam deneyimleri ve gözlemleri ile bağdaştıran felsefeci yönünü de iyi biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"> &#8221;<strong>Düzenden Kaos&#8217;a Zuhur&#8221;</strong> başlıklı kitap <strong>Tayfun Gönül&#8217;ün</strong> fizik profesörü <strong>Gediz Akdeniz</strong> ile yaptığı söyleşilerden oluşuyor. Kaos yayınlarından Kasım ayında yayımlanmış, dumanı tüten yepyeni bir kitap.</p>
<p style="text-align: justify;"> Hem yeni bir yayın olarak, hem de içerdiği ilginç güncel konuları kapsayan söyleşileri anlamında yeni.</p>
<p style="text-align: justify;"> &#8221;<strong><em>Her Türlü Enerjiyi Reddeden Bir Fizikçi ile Modern Tıp Metodolojisini Reddeden Bir Doktorun Söyleşisi</em></strong>&#8221; olarak tanıtıldığı için internet sayfalarında Tayfun Gönül&#8217;ün de bir tıp doktoru olduğuna karar veriyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tanıtım yazısını yazarken bile geçenlerde düşün düşün altından kalkamayıp ezildiğim enerji konusunda kendimin de galiba öyle düşünüyor olduğunu farkediveriyorum. Bakalım okuyunca tam olarak karar vereceğim. Benim derdim tam elimiz ayağımız tutmadığı sıralarda, petrol ve gaz bittiği zaman halimizin nice olacağı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ya gelecek nesiller?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle <strong>dünyamızda</strong> ileleme adı altında &#8220;<strong><em>aşırı enerji tüketimi savurganlığı&#8221;</em></strong> nın frenlerine biraz basılması gerek diyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Az daha unutuyordum söylemeyi, bir başka nokta da bir <strong>68&#8242;li</strong> ile bir <strong>78&#8242;linin</strong> söyleşisi olması nedeniyle de ilginç bir kitap.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>CERN’deki hızlandırılmış deney çalışmasından Yeşil Hareket’e, Bergama köylülerinden Beşiktaş Çarşı grubuna, 68 Hareketi’nden anarşistlere, Baudrillard’dan Foucoult’ya, Nietzsche’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, uzanan sohbet, Modernite, İslam, tasavvuf, heterodoksi derken Doğu-Batı sorunsalı ekseninde çeşitli sohbetlerden oluşuyor.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuları hem de iki yetkin bilim insanından duymak isteyenler için çok değerli bir kaynak.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben &#8220;<strong>Düzenden Kaosa Zuhur&#8221;</strong> kitabını satın alınca çıkıyoruz. Arkadaşım da felsefeci. İstiklal&#8217;de yüz metre yürüdükten sonra aklımıza geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sahi &#8230; biz <strong>Furuğ Ferruhzad</strong> kitabı bakmak için girmedik miydik?</p>
<p style="text-align: justify;">Geri dönüyoruz Robinson&#8217;a yeniden&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm öğretmenlerimizin gelmiş, geçmiş, ilkokulda, orta okulda, lisede, üniversitede ve kurslarda her yerde, köylerde kasabalarda şehirlerde çalışan ya da emekli olan tüm öğretmenlerimize en derin saygı ve sevgilerimle&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yitirdiğimiz sevgili öğretmenlerimizin hatırası önünde saygı ile eğiliyorum. Işıklar içinde yatsınlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><img src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1227.jpg" alt="" width="169" height="212" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın adı:<strong>DÜZENDEN KAOSA ZUHUR</strong> ( <strong>Gediz Akdeniz ile Söyleşi</strong> )<br />
Yazar : <strong>Tayfun Gönül</strong><br />
Yayınevi : <strong>Kaos Yayınları</strong><br />
Sayfa Sayısı : 224<br />
Etiket Fiyatı : 12, 00 YTL<br />
ISBN : 9757005241<br />
Basım Tarihi : <strong>Kasım 2008</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/duzenden-kaosa-zuhur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meraklı Zihinler</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 04:49:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1221</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Doğu Afrika&#8217;da geçen çocukluğumun beni genel olarak doğal tarihe, özel olarak da insan evrimine yönelttiğini keşke söyleyebilsem. Ama öyle olmadı ben bilime sonradan girdim. Kitaplar aracılığıyla.&#8221;Yukardaki paragrafı , Popüler Bilim Kitaplığından yayınlanan, editörlüğünü John Brockman&#8217; ın yaptığı Meraklı Zihinler adlı TÜBİTAK popüler bilim kitabından alıntıladım. Kitap Ülker İnce tarafından çevrilmiş dilimize. Alıntıladığım denemenin yazarı ise <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;<em>Doğu Afrika&#8217;da geçen çocukluğumun beni genel olarak doğal tarihe, özel olarak da insan evrimine yönelttiğini keşke söyleyebilsem. Ama öyle olmadı ben bilime sonradan girdim. Kitaplar aracılığıyla.&#8221;</em>Yukardaki paragrafı , Popüler Bilim Kitaplığından yayınlanan, editörlüğünü <strong>John Brockman&#8217;</strong> ın yaptığı <strong>Meraklı Zihinler</strong> adlı <strong>TÜBİTAK</strong> popüler bilim kitabından alıntıladım. Kitap <strong>Ülker İnce</strong> tarafından çevrilmiş dilimize.</p>
<p><span id="more-1221"></span></p>
<p>Alıntıladığım denemenin yazarı ise son günlerde Türkiye&#8217;den İnternet sitesine girmeye çalışıldığında &#8221; <strong>Mahkeme kararı ile erişim engellenmiştir</strong>&#8221; yazısı ile karşılaşılan bilim adamı <strong>Richard Dawkins.</strong>Dawkins&#8217;in sitesinin yasaklanmasını &#8220;<strong>Kırmızı kırmızı harfler var artık</strong>&#8221; başlıklı bloğumuzla duyurmuştuk.</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=132950" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=132950</a></p>
<p>Şimdi de kitabın editörü <strong>John Brockman&#8217;</strong> a kulak verelim:</p>
<p>&#8220;<em>2002&#8242;de Noel günü, Santa Fe&#8217;de öğleden sonranın büyük bölümünü <strong>Murray Gell-Mann</strong> -Nobel ödüllü fizik profesörü- ile birlikte geçirdik, uzun uzun, dereden tepeden konuştuk, onun çocukluğundan söz ettik. Bu kitabı ilk o zaman düşünmeye başladım.&#8221;</em></p>
<p>Bir kitap projesine esin veren kaynağın çocukluk anılarından çıkması güzel bir olay.</p>
<p>Kitabın tam konusu ise bir akşam yemeği sohbetinde belirleniyor. <strong>Evrim biyolojisi, yapay zeka, bilişsel bilim, nöroloji bilimi , müzik algısı</strong> gibi konuların konuşulduğu ve Brockman&#8217;ın &#8220;<em>bundan daha iyi bir sofra sohbeti olamaz &#8220;</em>diye düşündüğü bir akşam sohbeti.</p>
<p>Konuşmacılar bilim adamları ve içlerinden birisi, Dan Dennet&#8217;e dönüp:</p>
<p>&#8220;<strong>Bu konuları ne zaman düşünmeye başladığını hatırlayabiliyor musun?&#8221;</strong> diye soruyor.</p>
<p>&#8220;<strong>Kaç yaşındaydın? Düşüncelere tutku duymaya ne zaman başladın?&#8221;</strong></p>
<p>Dan yanıtında 6 yaşındayken bir yetişkinin kendisine söylediği şeyi aktarıyor.</p>
<p>O yetişkin Dan&#8217;a: &#8221; <strong>Bu kadar ilginç sorular sorduğuna göre, sen bir filozof ol.&#8221;</strong> demiş.</p>
<p>Oradaki diğer bilim adamları da hatırlayabildiklerini anlatıyorlar.</p>
<p>Söyler misiniz acaba altı yaşındayken kaçımız, bu tür güzel yanıtlarla özgüven kazandık? Ailelerimiz ne kadar sevse de çocuklarını, çok fazla soru sorulmasından pek hoşlanmazlar. Bir de cız bız aman da dokunma kırarsınlar bozarsınlar&#8230; Hele günümüzde, kaygan zeminli küresel ekonomi koşullarında, evinde bile işini düşünen insanımız, tek çareyi televizyon karşısında yığılıp, sözümona kafa dinlemede bulur.</p>
<p>Zaten işten eve yorgun argın dönmüşlerdir ve bütün gün iş yerinde kafa patlatmış ya da laf anlatmaya çalışmışlardır. Onlara göre öğrenme yeri okuldur. Oysa çocuklar henüz okula başlamadan çok önce, geleceklerini belirleyen alışkanlıkları kazanıp kırılma noktaları yaşayabilirler.</p>
<p>&#8220;&#8230;<strong>Çocuk olarak hepsinde ortak olan şey, MERAK, ARAŞTIRICILIK ve ister çok özel , ister çok genel anlamda DERİN BİR ÖĞRENME TUTKUSU idi.&#8221;</strong> diye anlatıyor kitabın editörü Brockmann.</p>
<p>&#8220;<em>Kitapta 27 deneme yer alıyor. Bunlardan bazıları dünyanın önde gelen üçüncü-kültür bilim adamları. Yani bir zamanlar fen ile sosyal bilimler arasında var olan o büyük uçurumu yazılarında kapatan, halkın tanıdığı entelektüeller tarafından yazılmış denemeler</em>.&#8221;</p>
<p>Burada aktarmaya son verip nerede durduğumuza bakalım biraz daha.</p>
<p>Dünyanın ilgi ile okuduğu ve tartıştığı web siteleri tehlikeli görülüp kapatılabiliyor, kitaplar tehlikeli görülüp yasaklanabiliyor, yazarlar sakıncalı görünüp tutuklanıyor. Olağandır her ülkede oluyor demeyin.</p>
<p>Ya küçücük çocuklar dağ başındaki denetimsiz binalarda ve ne olduğu ne aşılandığı bile tam olarak bilinmeyen izinsiz kursların kamplarında papağana çevrilerek mi öğrenecekler bilimsel düşünceyi?</p>
<p>Bilimsel düşünceyi bırakın düşünmeyi sadece düşünmeyi öğrenebilecekler mi? Eğitimsiz kişilerden yanıt alabilecekler mi? Aldıkları yanıt öğrenme tutkularını coşturacak mı yoksa dogmalarla mı bastıracak ?</p>
<p>Bilimsel düşünce, öncelikle tutku ile öğrenme isteği ile başlar. Çocuğun bu tutkulu sorularının yanıtını alması gerekir. Çocuğun o tutkusunun, denetimsiz cahil ellerde, gerçekten dinlerin değil uygarlık düşmanlığının öğretildiği kurslarda, nasıl bastırıldığı ve sırası ile korku ve saldırganlığa dönüştürüldüğünü de görelim artık.</p>
<p>Sanırım bunu görmenin en iyi yolu da başka yaşamlarda bilimin, sorgulamanın nasıl doğup, nasıl filizlendiğini görmekten, öğrenmekten kaynaklanıyor. Çünkü bizleri yaşamboyu eğitmesi ve çıtayı yükseltmesi gereken diğer kaynaklar örneğin televizyon yayınları sadece reyting amaçlı ve tüketim ekonomisine özendiren- ne yazık ki kitap tüketimi yok- programların çoğunlukta olduğu bir cangıla dönüşmüş durumda.</p>
<p>Bir de ille bilim insanı olsunlar demiyorum ama çocukluktaki <strong>merakın ve tutkulu öğrenme isteğinin karşılanması</strong> mutlu bireyler yetişmesine de neden olacaktır. Karar verme ve düşünme yetisi gelişmiş bir genç , kendi ayakları üzerinde daha rahat durur.</p>
<p>Bu kitap, <strong>Meraklı Zihinler</strong>, okurken verdiği hoş duyguların yanı sıra, eğitimcilerin ve yetişkinlerin çocuklara olan davranışlarını da değiştirip düzenleme konusunda uyarıcı olabilir. Genç okurlara da iyi bir rehber olacağına inanıyorum.</p>
<p>Hepinize iyi okumalar&#8230;</p>
<p><strong>How a Child Becomes a Scientist &#8211; 2004</strong></p>
<p><strong>MERAKLI ZİHİNLER</strong></p>
<p><a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1221.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1223" src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1221.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></p>
<p>Editör: John Brockman<br />
TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLIĞI 237<br />
çeviren :Ülker İnce</p>
<p>Bu bloğu sonuna değin okuma sabrını gösteren sevgili okur. Uzaklardaki bir öğretmenimizin çağrısına kulak verirsin değil mi? Linki aşağıda:</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=130286" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=130286</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/merakli-zihinler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ESİNCE SAMYELİ</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 04:12:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1217</guid>
		<description><![CDATA[Anılar, günce, günlükler &#8230; bunların yazılması her zaman düşündürmüştür beni. Hep geç kaldığımı düşünürüm. Sonra Sevgili Muazzez İlmiye Çığ&#8217;ın &#8220;Çivi Çiviyi Söker&#8221; adlı otobiyografisinde anlattığı ( İş Kültür) ellili yaşlarda günlük tutmaya başladığını hatırlayıp içime su serpilir. O hevesle gıcırgıcır yepyeni bir defterle başlarım her seferinde günü gününe yazma serüvenime. Yorumlar, yaşadıklarım, ailem, okuduğum kitaplar, <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anılar, günce, günlükler &#8230; bunların yazılması her zaman düşündürmüştür beni. Hep geç kaldığımı düşünürüm. Sonra Sevgili Muazzez İlmiye Çığ&#8217;ın &#8220;Çivi Çiviyi Söker&#8221; adlı otobiyografisinde anlattığı ( İş Kültür) ellili yaşlarda günlük tutmaya başladığını hatırlayıp içime su serpilir.</p>
<p><span id="more-1217"></span></p>
<p>O hevesle gıcırgıcır yepyeni bir defterle başlarım her seferinde günü gününe yazma serüvenime. Yorumlar, yaşadıklarım, ailem, okuduğum kitaplar, ilk defa karşılaştığım sanat ve edebiyat dünyası insanları veya benim gibi izleyenleri, anlatır dururum&#8230; Okuduğum kitapların usuma ektiği esin tohumlarını geliştiririm. Yazarım da yazarım&#8230; Adeta bir susuzluk halidir bu bende. Bir kaç gün geçtikten sonra hızım kesilir ya da yaşamımda daha burgaçlı samyelleri esmeye başlar. Kendime yeni bir yolda çizdiğim o düzenli yazma çabam, bir çölün kumulları gibi yellere karışıp yok olur gider. Defterlerim, bir köşede içinde yazdığım kalemleriyle birlikte boynu bükük bekler durur.</p>
<p>Düzenli olarak günlük yazamayacağım anlaşılmıştır artık. Ağaç yaşken eğilirmiş deyip kendimi değiştiremeyeceğimin bilincine dönerim yeniden. Bu kez de düşünceler, genelde dans eden düşünceler, düelloya tutuşurlar usumda.</p>
<p>&#8220;Hani yaşam boyu eğitime inanıyordun&#8221; der biri. &#8220;Değişsene artık!&#8221;</p>
<p>Diğeri de &#8220;Evet inanıyorum ama bunun için sende irade ve özveri olması gerek!&#8221; diye seslenir ilkine.</p>
<p>&#8220;Sen bir çeşit pragmatistsin!&#8221; der diğeri öfkeyle.</p>
<p>İkincisi ilkini Oblomov olmakla suçlar.</p>
<p>Böylece usum daha da karışmış olarak, katlanırım bu düşünce çığlıklarına ve sonunda zevkle okuyacağım bir kitap geçer elime ve radyatörün yanındaki iskemleye tüneyip okumaya başlayınca, iki kavgacı ses de sükunete erip birlik olur. Okusana haydi okusana diye gün ağarana kadar işbirlikçilik yaparlar bana karşı.</p>
<p>İşte böyle güzel kitaplardan birini karıştırdım geçenlerde. YKY çıkmış olan Paul Klee&#8217;nin günlükleri. &#8220;Günlükler 1898- 1918&#8243; Paul Klee. çeviren: Selahattin Dilidüzgün</p>
<p>Kitapçı rafında, hele de çevirmeninin sevgili dost Selahattin Dilidüzgün olduğunu görünce böyle bir günlüğü okumamaya imkan var mı? Bir çeviri kitabı çekici kılan ilk etmen yazarı ve konusu ise ikinci ve belki de ondan çok önemli olan da çevirmenin ustalığıdır. Selahattin Dilidüzgün de Türkçe konusunda yıllarını vermiş değerli bir akademisyenimizdir. Burada çeviri ile ilgili kuramlardan bahsedecek değilim. Açar bakarım kitabı. Satırlar arasında bir sıcaklık beni yüreğimden ve beynimden kavramaya başlarsa, o kitap benimdir artık. Hiçbir kuvvet beni o kitaptan koparamaz.</p>
<p>&#8220;<em>Paul Klee&#8217;nin bu dört günlüğünü okuyanlar, olasılıkla bu dünyanın dışında kalanlar olarak, &#8220;ressam&#8221; Klee&#8217;nin gizem dolu, tuhaf, özgün, ve titiz dünyasının içine gireceklerdir. Yazdığı günlüklerin önceleri başkalarına açık olması amaçlanmamış olup, ressamın kendi kendisiyle hesaplaşmasına yönelikti. Yaşadığı sürece babam özel yaşantılarının başkalarına, dahası bana bile açıklamazdı.&#8221;</em> * diye anlatıyor Felix Klee 1956 Bern tarihli özsözünün başlangıcında.</p>
<p>Demek ki günlük aslında &#8220;<em>kişinin kendi kendisiyle bir tür hesaplaşması</em>&#8220;. Buldum galiba! Yazmama tutkum kendimle hesaplaşmaktan bir çeşit kaçış mı? Evet! Yazmama tutkum diyorum bilinçli olarak. Çünkü tutkuyla başlanan yazma edimim, sanki tutkuyla sürdürülen bir yazmama eylemine dönüşüyor eninde sonunda. Bir direnç, &#8220;geçmişte olanları günü gününe yazamadıktan sonra ne anlamı kalır ki&#8221;nin tedirginlikleri&#8230;<br />
Oysa &#8220;<em>bir düzen tutkunu olan babasının 19 yaşından itibaren düzenli günlükler tuttuğunu</em>&#8221; * anlatan Felix&#8217;in sözüne aldanıp da &#8220;<strong>Günlük I</strong>&#8221; e göz atmasaydım önyargılarımı hala taşıyor olacaktım. Öyle ya ben; düzensizlikler kraliçesi nasıl düzenli bir günlük tutabilirim? Oysa Paul Klee&#8217;nin &#8220;<em>Çocukluğuma İlişkin Anılar</em>&#8221; başlığıyla yazdıkları ( Bern , seksenli yıllar) geçmişe doğru yapılan içsel yolculukların bir değerlendirmesiydi.</p>
<p>&#8221; <em><strong>Estetik duygum çok erken yaşlarda gelişmişti.&#8221;</strong></em> diye başlayan satırlarında Paul Klee yaşamışlıkların çocuk ruhu üzerinde oluşturduğu etkilerin mükemmel bir değerlendirmesini yapıyordu. Zaten 3 yaşında okuma yazma bilemeyeceğine göre, daha erişkin yaşlarda yazmış oldukları, sadece bir değerlendirme ve anılar olabilirdi. Bu da yine içimde bahar tomurcuklarını yeşertti. Ne katı kalıplarım var Tanrım! İlle de günü gününe yazılmış günlük notların yerine, insan; yaşamının sonuna doğru, aklında kalanları da değerlendirebilir. Yaşasın! İyi fikir! Ben ne yazabilirdim ilk cümle olarak?</p>
<p>&#8220;<strong>Acıma duygularım çok erken yaşta gelişmişti</strong> &#8221; diyebilirdim örneğin. Tabakçı Hüseyin sokağında anneannemle pazar dönüşünde aldıklarımızı taşıyan küfeli adamlara acırdım. Biz uflaya puflaya yokuşu tırmanmaya çalışırken, hammalın çıplak yanık tenli kafasından fışkırıp boynunda bağlı o, ter lekeleriyle dalga dalga desenlenmiş kareli mendile doğru süzülen ter damlacıkları, çektiği acıların ve zorlukların gözyaşlarıymış gibi gelirdi bana. Allahın neden bazı insanları böyle yük taşımak için yarattığı konusuna kafa yorardım. Nedenini bir türlü bulamazdım ama ortadaki gerçek hiç de adaletli gelmezdi. Eve ulaştığımızda küfesini kırmızı taşlığın devamı olan beton çıkıntı üzerine yerleştirip, kollarını küfeyi tutan o kalın lastiklerden kurtardıktan sonra, o bulanık gözyaşlarının kaynağı çıplak kafasını kurularken, koşup küpten ona bir maşrapa buz gibi su vermeyi görev bilirdim. Kimilerinin de yana yatık taktıkları bir kasketi olurdu. Aneannemin deyimiyle &#8220;şımşırık&#8221; olmuş kasketi çıkarıp yine kareli büyükçe bir mendille başını kurulardı o kasketli adamlar. Üzülürdüm, acırdım; arabaların, tramvayların olduğu bir devirde insan bedeninin bu şekilde kullanılmasına karşı çıkardım. Daha pratik, daha insani bir yol olabileceğini düşünürdüm de ne olacağını çıkaramazdım &#8230;</p>
<p>Yine acıma duygularımı pekiştiren bir yaşlı kadıncağız vardı radika satan küfeli bir çingene &#8230; O ottan da salatasından da nefret ederdim ama küfesindeki papatyalar, küfeli kadıncağızın yolunu gözletirdi bana. Başında bir tülbent, kına kızılıyla beyazların karıştığı o tuhaf renkli saçlarını bile doğru dürüst örtemeyen bir tülbent ve üzerinde güllü çiçekli rengarenk elbiseler, ayağında kir pas içinde karamış parmaklarını ve çatlak topuklarını ortada bırakan şıpıdık plastik terlikler de olsa kadının çok yaşlı olduğunu okurdum yüzündeki bıçakla çizilmişçesine derin çizgilerden. Hele gözlerindeki o acılı ve anlamlı derin bakış. O bir çift göze bakmaya korkardım. Bir öfke, yaşama karşı bir nefret akardı gözlerinden, şakaklarından süzülen terlerle beraber..</p>
<p>Üçüncü bir acı etkeni olarak da o incecik bilekli cılız atları geliyor Sakaların. Su dağıtıcılarını Saka diye çağırırdık. Atların üzerindeki semere bağlı bir tarafta üç olmak üzere 6 tane su tenekesi olurdu. Belki de sekiz. Tam anımsayamadım. Ama bidonların şekli ve üzerindeki dairesel deliği örten kulplu silindirik teneke kapak gözlerimin önünde. Yukarıda Yıldız&#8217;daki Hamidiye Çeşmesinden doldurdukları suyu bu teneke bidonlarla servis ederlerdi taşlıkltaki küplerimize. Atlara acırdım, sakalara da kızardım. Çünkü o dimdik yokuşun arnavut kaldırımı denilen eğri büğrü ve aralıklarla döşeli taşlarında; hele de yağmurda ayakları kayardı hep. O incecik bilekleri çıt diye kırılacak sanırdım ve yüreğime inerdi, bakamazdım. Dengesi bozulup ayağı kayan atlara, sucuların sert tavırları yüreğimi parçalardı.</p>
<p>Gördünüz işte! Benden anı çıkmıyor. Sadece acıların tüttüğü bir geçmiş yumağım var. Gorki&#8217;yi çok sevdiğimden mi nedir acıdan başka bi şey gelmiyor hatırıma. Yoksa acıyı en iyi anlatan olduğu için mi sevdim Gorki&#8217;yi? Sadece küçük bir İstanbul çocuğunun o çağla ilgili düşüncelerden oluşan bir anılar kümesi, bugün görsellikle beslenmiş insan beğenisi ve ilgisi yanında ne kadar barınabilir ki? Ben yine de yazmayı deneyeceğim. Paul Klee&#8217;den esinlenerek hatırladılarımı yazacağım. En azından çocukluk anılarımdan arta kalan düşünceler. Kimse okumazsa kendim için yazmış olmaz mıyım? Bu da tuhaf bir düşünce. Kendim için yazdığımı söylemiştim ya- bir başka bloğumda da- koca bir aldatmaca. Kendimi kandırmak sadece. Aslında içten içe okunmasını arzular insan yazdıklarının.</p>
<p>&#8220;<em><strong>Büyükler aralarında konuştukları zaman</strong></em>&#8221; diyor Paul Klee örneğin annesi bir arkadaşıyla konuşurken, birbiri ardına hızla gelen tümcelerdeki sözcükleri ayırt edemezmiş. Ben de insanların söyledikleri şeyleri unuttukları için söylediklerinin tersine davrandıklarını, yanlış yaptıklarını zannederdim. &#8220;<strong>Yalan</strong>&#8221; sözcüğünün gerçek yaşamdaki karşılığının bu tavır biçimi olduğundan habersizdim. Pek de safmışsın derseniz hak veririm. Evet hiç bir zaman kurnaz olamadım, değil üç, dört yaşlarında onca yaşanmışlıklardan sonra bile.</p>
<p>Karşımızda iki katlı bir evde otururdu Huriyanım Teyze. Ak saçlı modern görünümlü bir kadındı. Arasıra anneanneme misafirliğe gelir, taşlık; vişne şerbetlerinin eşliğinde güzel sohbetlerle şenlenirdi. Eski bir saraylıymış bu Huriyanım Teyze. Bana pembe satenden biraz daha kalınca bir kumaş üzerine, gümüşle işlenmiş minik bir örtü hediye etmişti. Ona da çok eskilerden kalmış bir hatıraymış. Oğlu mu beslemesi mi olan bir genç adam, gelini ve iki de ben yaşlarda yaramaz torunuyla yaşardı o evde.</p>
<p>Bize geldiği bir gün sohbete kulak kabarttım. Baktım anneannem bir şeyi yanlış söylüyor. Ben gidip eteğine yapışıp çekiştirmeye başladım.<br />
&#8220;Anneanne o öyle değil, böyle olmuştu&#8221; diye.</p>
<p>En fazla dört yaşındayım. Anneannem aldırmadı, ya da aldırmaz göründü. Ama ben doğrucu davut gibi ille de onun yanlışını düzelteceğim. Bir kaç kere daha söze karışınca Huriyanım Teyze aldı sazı eline. Beni sevecen bir şekilde yanına çekerek dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bak yavrum, Büyükler bazen gerektiği için böyle konuşurlar. Onların böyle anlatması için bir nedenleri vardır. Sen anneanne yanlış söyledin doğrusu bu demekle yanlış yapıyorsun.&#8221;</p>
<p>Elbette Huriyanım Teyze tam olarak bu sözcüklerle konuşmamıştı ama çıkardığım sonuç buydu. Yani yalanla tanışmam. Demek ki büyükler gerektiğinde, daha önce söylediklerinin tam tersini de anlatabilirmiş&#8230;Ne ayıp!</p>
<p>Kahramanca atıldığım yanlışı düzeltme eylemim, üstelik büyüklerin işine karışılmaması ve hatalı anlattıklarını düzeltmemin yanlış olduğu uyarısıyla geri püskürtülmüştü. Hınç duydum. Pembe bir yalan olsa bile düşürüldüğüm o konumdan müthiş bir hınç duydum. Oysa Huriyanım teyzeyi de anneannemi de hep sevmişimdir. O zaman o hıncı kime duydum? Kendime mi? Dünyanın iki yüzlülüğünü yavaş yavaş kavramaya başlayacaktım o andan sonra. İşte yalanla tanışmam da böyle oldu diyebilirim.</p>
<p>Sonra bir gün, Huriyanım Teyzecik bana yukarıdaki camın demir parmaklıklarından uzanarak o şeker pembesi gümüş işlemeli örtüyü atmıştı armağan olarak. O örtü ne zaman elime geçse bana verdiği öğüdü anımsadım.</p>
<p>Yazıya başlama amacım çok sevdiğim ve değer verdiğim bir blog arkadaşıma <strong>Narçiçeği&#8217;</strong>ne ithaf etmek için oyunlarla ilgili anılarımı yazmaktı. Narçiçeği&#8217;nin &#8220;<strong>Yağ satarım, bal satarım</strong>&#8221; başlıklı bloğuna** yorum yazarken usuma düşmüştü bu fikir. Anneannemin beni nasıl engellediğini, çocukluğumda öteki kızlar doyasıya ip atlarken; barsaklarım dolaşırmış diye bana ip atlamanın yasaklandığını yana yakıla anlatacaktım. Sek sek oynamak da yasaktı. Hele &#8220;Beş taş oymak&#8221; o da nesi eve uğursuzluk gelirmiş. Zaten durmuş oturmuş, bir çocukluğum da olamadı. Emanet çocuktum anlayacağınız, annesi babası başka kentte çalışan bir misafir&#8230;</p>
<p>Annemle babamın yaşadığı o küçük kente gittiğimde bir kentsoylu olup cam güzelini oynardım. Kentin ana caddesinde olan en görkemli apartmanın üçüncü katında hapis olurdum. Karşımızdaki sinemanın camdaki yansımalar nedeniyle şekillerini, resimlerini bazan seçip bazen seçemediğim seçemediğim afişlerine, ışığın yansıma kırılma olaylarının görüneni görünmez kılmasına, kentin sosyetik kadınlarının suareye gelirken giydikleri şık elbiselere ve Hint filmlerindeki danslara, şarkılara kafa yorardım.Bir ara iyice kafama koymuştum dansçı olmayı. Bir de bant karikatürler, Akbaba dergisi ve geceleri özellikle geceleri uykudan önce ( ne kadar yanlış) okunan kare biçimindeki hikaye kitaplarımın samanlı kokusu ve öykülerdeki hayali dünyalar doldururdu yaşamımı. Örneğin kesik başlı at canım ciğerim &#8220;Falada&#8221; ya acırdı yüreğim. Nilüfer&#8217;in Sırma Saçları öyküsündeki aciz ruhlu prense sinir olurdum. Mademki prens, gelip de ordularıyla Nilüfer&#8217;i o cadının elinden kurtartaracağına her seferinde kızın saçlarına tutunarak , saç diplerini acıta acıta kuleye neden çıkıyor olduğuna bir türlü akıl erdiremezdim.</p>
<p>Pek çok oyuncağım vardı kızlara özel, Beyoğlu Japon Mağazasından alınma. Kimbilir o minicik yemek ya da koltuk takımı için maaşlarından ne kadar önemli bir bölümü feda etmişti bizimkiler, sırf küçük kızları mutlu olsun diye&#8230;.</p>
<p>Mavi gözlü bir taş bebek.Tahtadan özenle kesilmiş koltuk takımları. Kapalı çarşıdan aldığımız minik bir lira büyüklüğünde tabaklar ve onlardan taşmayacak boyutlarda çatal kaşık takımı. İçine konan balık maketleri. Sonra gelsin tek kişilik evcilik oyunları. Yaşamım sırf monologmuş çocuklukta o küçük kıyı kentinde. . Jean Piaget&#8217;in kitaplarını okuyunca daha iyi kavradım yalnızlık monologlarımı. Hafta sonları midye kabuklarıyla bezeli o mavi deniz kıyısına götürülmeyi beklerdim dört gözle. Arkada mutfak balkonunda bir iskemle üzerine çıkınca, o lacivert mavinin güzelliği ince bir çizgi olarak bir hafta boyunca çağırırdı beni. Hala bir resim olarak belleğimde o görüntü. Deniz kıyılarını çok severim ve gidemeyince bugünkü gibi hep hüzünlenirim.</p>
<p>Orada o küçük kentte arkadaşım da yoktu ne yazık. Bir misketlerimi yutan Alican vardı annemlerin meslektaşlarının çocuğu. Acaba yaşıyor mu şimdi? Misket alınmıştı bana ya oynamasını bilmezdim. Sadece renklerine o parlak camların içindeki şekillerin güzelliğine bakmaya doyamazdım. Misket torbam Ali Baba&#8217;nın bulduğu hazinelerden bile daha değerliydi. O yüzden de Alican gelince misketlerimi alacak korkusuyla onunla da diyaloğu kesmiştim.</p>
<p>En çok sallanan atlardan alınsın isterdim. Hani şu sallanan sandalyeler gibi binince olduğu yerde ileri geri kayık salıncaklar gibi sallanan kırmızı atlardan. Ondan da almadılar bir türlü. O erkek çocuklar içinmiş. Kent kültürü ne de olsa. Onun yerine ipinden çekince dönen tekerlekleri üzerinde yürüyen ve başını sağa sola oynatan -tıpkı tontonlar çizgi bantındaki köpeğin benzeri- kırmızı renkli bir tahta fino aldılar. Onun kız çocukları için olduğuna bir türlü ikna olamadım. Yazık ! Finoyu bile saklayamadım. Çok sevdiğim bir tanıdığın çocuğuna hediye etmiştim üniversitedeyken. Çocukları büyüyünce istedim geri ama sobada yakmışlar finomu. Nasıl üzüldüm. Sanki çocukluğumu da alevlere atmışlar gibi nefret ettim onlardan.</p>
<p>Esas mutluluğum ip atlayamasam, seksek oynayamasam da yine Beşiktaş&#8217;taydı. Bir yolunu bulur, yan sokaktaki bakla bostanına kaçardım çocuklarla ya da tek başına. Orada çiçeklerle olmak, kuş sesleri dinlemek, uzaktaki kötü bostan sahiplerinin bizi sopalarla kovalayacağı ana kadar yüzü koyun yatmış borazan çiçekleri, pisipisiler, papatyalar ve gelincikler arasında doğayla, kelebeklerle, karıncalarla haşır neşir olurken zamanın durması&#8230;</p>
<p>Bir de kandil gecelerini severdim. Genellikle elde yağlı bir çıra, tüm çocuklar evleri kapı kapı dolaşarak helvaları o güzelim fıstıklı irmik helvalarını servis ederdik kandil geceleri. O zaman çok mutlu olurdum. Yine Cumhuriyet Bayramlarımda fener alayları olurdu mahallede. Çocuklar ellerinde fener gezip şarkılar söylerdik. Demek ki bunlara pek karışmamışlar bizimkiler. Bir de yağ satarım bal satarım oynadığımı anımsıyorum.</p>
<p>Bir de Madam İfi&#8217; yi anımsıyorum. Hiç unutamadığım hayalet kişilerden biridir o. İştahsızdım sanırım. Teyzeciğim bir elinde cam bir yoğurt kasesi, diğerinde maydanozlu ızgara köfteler tabağı, peşimden koştururdu. Sokağa kaçardım. Sonra bir gün köfteleri yemeyeceğim diye köşeyi dönüp saklanacak yer ararken İfi&#8217;nin dükkanının kapkara bir kömüre dönüştüğünü ve usul usul kara bir isle, lodosta geri tepen bir soba gibi, için için tüttüğünü görmüştüm. İfi&#8217;nin pirinçleri ise sokakta yerlere saçılmıştı.</p>
<p>&#8220;<strong>İfi&#8217;nin pirinçleri, İfi&#8217;nin pirinçleri ! &#8220;</strong> diyerek ağlayarak eve döndüğümü hatırlıyorum. Daha sonra çok takdir gören bir davranışım olarak, aile arasında tekrarlardan da olabilir olayı hatırlayışım. Ama hayır! Madam İfi&#8217;ye ve pirinçlerine yapılan haksızlığı ta yüreciğimde o gün nasıl da hissetmiştim bir acı olarak. O ak saçlı zarif hep siyahlar giyen yaşlı kadından ve dükkanından ne istemişlerdi de yakmışlardı? Bunu anlayamamıştım. O gün bana taktıkları ve arkadan bağlanan, o çizgili, o beni nefessiz bırakan, o nefret- mama- önlüğünü anımsadığım kadar canlı, yerdeki pirinçler ve tüten dükkanın belleğimdeki fotoğrafı.</p>
<p>Bir de yaş günlerim. Hep de yaz ortası olurdu. Bazen değişen bayramlara bakıp yaş günlerimin de kışın kutlanabileceğini ummuş muydum? İlle de yeni bir elbise diktirirdi annem her yaş günümde, her bayramda da yaptığı gibi. Öyle pastalı börekli kutlamaları hatırlamıyorum yedi yaşına kadar. Ama annemle babam izin alıp da gelemediklerinden, koskoca evrende bir nokta kadar yalnız ve terkedilmiş bir varlık olarak hissederdim kendimi. O duyguyu hep yaşarım. Yine öyle bir günde o minik beyaz puantiyeleri olan kalın askıları omuzdan fiyonklu, yepyeni kloş etekli kırmızı elbisemi, beyaz bilekten bağlı ayakkabılarımı giydirir giydirmez ananeannem; sokağa fırlamış ve uzun saçlarımı savurarak Ihlamur Bostanının yolunu tutmuştum. Kimse yoktu sokakta. Deri çantasıyla erken bir iğneden dönüyordu sanırım İğneci Enver Bey Amca sokağımızın kısmi entelektüeli:</p>
<p>&#8220;Ooo!&#8221; demişti. &#8221; Bak sen, kırmızıları da giymişsin. Seni çaylaklar kapacak.&#8221;</p>
<p>Eliyle köşedeki yüksek taş duvarlarının aralıklarından kadife gibi kara yosunları fışkıran, kiraz ağaçlarının gölgelediği o gizemli konağın üzerinde uçan çaylağı göstermişti. Koskoca bir çaylak görkemli kanatlarını açmış yukarılardan, sanki hayran hayran bana bakınıyordu. Yedi yaşında bile yoktum&#8230; Nasıl istemiştim. Gelsin o çaylak beni kapsın ve sonra Kurbağa Prens hikayesindeki gibi yakışıklı bir prens olsun. Kaçalım oralardan. Birlikte kaçalım. Dünyaları gezelim&#8230; Çaylak beni bostana gidene kadar izlemiş, üzerimde daireler çevirerek uçması beni sevinçten deli etmişti. Yalnız değildim artık. O pikelerle, dolanmalarla yeni yaşımı kutluyordu işte! O çok sevdiğim ve adını hala bilmediğim sarı çiçeklerime kavuşunca bostanda; çaylağı da, yaş günümün hüznünü de o anlık unutuverdim. Zamanın durduğu yerdeydim&#8230; Çocukluk işte!&#8230;.2008 Mart 5</p>
<p><strong>Bu metnimi çok değerli dostum Narçiçeği&#8217;ne armağan ediyorum güzellikler ve mutluluklarla dolu, uzun upuzun bir yaşam sürmesi dileklerimle&#8230;</strong></p>
<p>Emel Dinseven</p>
<p>Ne yazık ki arkadaşımızı 2 yıl önce kaybettik. Işıklar içinde yatsın&#8230;<br />
* &#8220;Günlükler 1898- 1918&#8243; Paul Klee. çeviren: Selahattin Dilidüzgün YKY, 1 Baskı, İstanbul Aralık, 2005</p>
<p><a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=96045" target="_blank">http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=96045</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/esince-samyeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son Moda Saçmalar</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2012 03:51:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite ve Araştırma Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel gaflar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=1213</guid>
		<description><![CDATA[Bilimsel bir zıpırlığın öyküsüdür anlatacaklarım. Kitabın alt başlığı olan &#8220;Post Modern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları&#8221;. Dört yıl önceydi sanırım, belki de beş. Sanki modernizmi pek iyi anlamışçasına şu postmodernizm dedikleri felsefenin bataklıklarına dalmıştım. Anlamaya çalışıyordum. Okudukça da ne kadar mantıksal düşünce karşıtı, ne denli zihin bulandırıcı olduğunu görüp dehşete kapılmaya ve umutsuzluğa düşmeye başlamıştım. Fizikteki <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/00001.jpg"></a>Bilimsel bir zıpırlığın öyküsüdür anlatacaklarım. Kitabın alt başlığı olan &#8220;Post Modern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları&#8221;. Dört yıl önceydi sanırım, belki de beş. Sanki modernizmi pek iyi anlamışçasına şu postmodernizm dedikleri felsefenin bataklıklarına dalmıştım. Anlamaya çalışıyordum. Okudukça da ne kadar mantıksal düşünce karşıtı, ne denli zihin bulandırıcı olduğunu görüp dehşete kapılmaya ve umutsuzluğa düşmeye başlamıştım. Fizikteki bazı kavramların postmodern düşünürlerin dilinden düşmemesi ve postmodern felsefenin terminolojisi kapsamına alınarak bozuk para gibi, yerli yersiz bol bol saçılırken, taşıdığı pozitif bilimsel kavramlardan tamamiyle sıyrılarak zihin bulanıklığına, içi boş masallara dönüştürülmesine olan kızgınlığımın beni biraz daha kapsamlı aramalara götürdüğü yerde tanıdım Alan Sokal’ı. <span id="more-1213"></span>Jean Bricmont ile birlikte “Son Moda Saçmalar”(1) kitabını yazan saygıdeğer ve kendi deyişiyle “zıpır” bilim adamını. İnternette yayımlanmış makalelerini sanki göklerden sanal ortama indirilmiş bir kurtarıcının şifreli bile değil, açık mesajları olarak okumaya çabalarken, bilimsel geleceğimizle ilgili solan umutlarım yeniden yeşermeye başladı. “Yaşasın!” dedim “Benim gibi düşünenler de varmış bu dünyada ve galiba düşüncelerimde doğruluk payı da fazla. Postmodernizm okumalarında kafamın karışması doğalmış. Tam da düşündüğüm gibi baştan sona saçmalık.” Nasıl mutlu olduğumu anlatmam, ayrı bir makale konusu olabilirdi, adı “Mutluluk” olan.</p>
<p>Sonra orada “Fashionable Nonsense, Postmodern Intellectuals’ Abuse of Science” adlı kaynağı gördüm. Ülkemizde bu kitabın pek okuru çıkmayacağı ve ilgilenenlerin de zaten orijinalini okuyup anlayabilecek düzeyde olduğunu düşündüğümden, uzun süre internetten indirdiğim Alan Sokal’ın makaleleriyle boğuştum durdum. Bambaşka sözcüklerle yaptığım aramalardan yola çıkarak ulaşmıştım Alan Sokal’a. Sonra bir gün pat diye bir Türkçe kaynak çarptı gözüme bizden Ali Şimşek’in yazmış olduğu oldukça anlaşılabilir “sokal kapanı ya da retoriğin sefaleti”(2) makalesi &#8220;zıpır&#8221;lığın kısa bir özetini veriyor sonra da Sokal, Bricmont ikilisinin kitabından bazı alıntılar yapıyordu.</p>
<p>Ali Şimşek’in verdiği kaynaklarda kitabın Türkçe yayınlanmış olduğunu görüp sevindim.</p>
<p>Kitabı Memet Baydur ve Ongun Onaran çevirmişler. İlk baskısı 2002 ve 1000 adet. Yine 2002 de 500 adetlik 2. baskıyı yapmış İletişim yayınları. Alıntılar İletişim’den çıkan 2. baskıdan yapılmıştır.</p>
<p>Şimdi kitabın yazılışına neden olan “zıpır aldatmanın” öyküsüne gelelim:</p>
<p>Social Text adlı saygın Amerikan kültür çalışmaları dergisine Alan Sokal’ın “Sınırların Aşımı: Kuantum Yerçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru” başlıklı bir yazı göndermesiyle başlar öykü. Makale kabul edilir ve postmodernizm eleştirilerine cevap veren özel bir sayıda yayınlanır. Ardından, Lingua Franca dergisine gönderdiği bir başka yazıda, Alan Sokal, makalesinin baştan aşağı saçmalıklarla dolu, birbirini değilleyen önermeler içeren ve postmodernizmin maskesini düşürmek için yazılmış hileli bir yazı olduğunu açıklar. (4) Literatüre “Sokal Vakası” olarak geçen entelektüel skandalın kitabıdır.(6 )</p>
<p>İlginç değil mi? Önemli bir bilim adamı saygın bir bilimsel dergiye içinde postmodern düşünürlerin o kafa karıştırıcı ve bellek bulandırıcı kavramlarının bonkörce kullanıldığı, aslında hiçbir anlamı olmayan sadece saçmalıklardan oluşan bir makale gönderiyor ve bilim adamına güven o kadar sonsuz ve aslında işin gerçeği; kavramlar o kadar karmakarışık ki sanırım okuyan editör bilimciler de altından kalkamadıkları makaleyi yayınlamayı uygun görüyorlar. Ne de olsa önemli bir teorik fizikçinin, Alan Sokal’ın makalesi!</p>
<p>Şimdi de makale konusunda Ali Şimşek’in yorumuna göz atalım:</p>
<p>“Alan Sokal bilimden özellikle de kuantum fiziğinden alınmış kavramları hiç bir mantık ilişkisi ve açıklama gözetmeden saçmalamanın sınırlarını da zorlayarak harmanlamış, bunu prestijli bir dergide yayınlatmayı da başarmış; sonra ise yayınlanan makalenin aslında saçma bir kolaj olduğunu açıklamıştı. Kısacası tam bir akademik skandal! Yani, Sokal postmodern jargonu tam da kendi silahlarıyla vurmuştu; parodileştirerek ve itibarsızlaştırarak.” (2)</p>
<p>Kitabı Kadıköy’de biraz zor da olsa buldum. Hemen o gece okumaya başladım. Bitirinceye kadar elimden bırakamadım.</p>
<p>Son Moda Saçmalar, bu hileli makaleye neden gerek duyulduğu anlatıyor. Çimen Güzay “Fizik Postmodernizmi Yapıbozuyor!” adlı internet makalesinde kitabın başarılı bir yapıbozum örneği olduğunu söylüyor. (4) Kitapta makalenin kısa öyküsü verildikten sonra Jacques Lacan, Julia Kristeva, Luce Irigaray, Bruno Latour, Jean Baudrillard, Gilles Deleuze ile Felix Guattari ve Paul Virilio gibi kuramcıların söylemleri inceleniyor. Yazarların iddiasına göre bu isimler, sadece temel bilimlerden kifayetsizce ödünç aldıkları kavramları saptırmakla kalmıyor aynı zamanda bu saptırmalar ile bir düşünce bulanıklığı yaratarak zihinleri gerçeklik konusunda kafa karıştırıcı bir patikaya doğru iteliyorlar.(4)</p>
<p>Açıklamanın yerine yorumu koyan postmodern söylem çoğunlukla sırtını fizikten ve matematikten aldığı kavramlara dayamaya çalışır. Görelilik, belirsizlik, entropi, kaos ve karmaşıklık gibi, aslında belirli bir terminoloji içinde fazlasıyla dikkatli kullanılması gereken kavramlar hemen her alana hiçbir açıklama getirmeden kolayca yaygınlaştırılır. Toplumsal bir entropiden, dört boyutlu bir toplumsal geometriden, öznenin içe patlamasından, atom altı duygulardan, kara deliğe dönüşen yığınlardan sözetmek gibi&#8230;(2)</p>
<p>“Richard Dawkins’in 1998 de Nature dergisinde kitap eleştirileri bölümünde bu kitaptan söz ederken ‘post modernizmin maskesi düştü’ diyordu.” Cümlesiyle başlamış Ongun Onaran.</p>
<p>“Yazının içeriği başlığından çok daha alçak gönüllüydü ama İngiliz bilimadamı kimsenin yapmaya cesaret edemediğini sonunda Sokal ile Bricmont’un yaptığını yazıyordu. Lacan, Kristeva, Baudrillard, Deleuze gibi düşünürlerin çevrelerindeki dokunulmazlık halesini kaldırmışlardı.” diye devam ediyor Çeviriye Önsöz. (1)</p>
<p>İngilizce baskıya önsöz ise 7 sayfa, keşke tamamını yazabilsem buradan:“ Entelektüel pozlar adlı kitabımızın Fransa’da yayınlanması kimi aydın çevrelerde ufak bir fırtına kopardı.( Kaynak 2 ye bakılınca kopanların tayfun olduğunu göreceksiniz. EU) Guardian’da yazan John Henley’e göre “çağdaş Fransız felsefesinin köhne bir saçmalık yığını” olduğunu göstermiştik. Liberation’da yazan Robert Maggiori’ye göre ise bizler aşk mektuplarında dilbilgisi yanlışlarını düzelten, mizah duygusundan yoksun ukalâ bilim adamlarıydık. Hem bizi eleştirenlere, hem de gereğinden fazla destek verenlere her iki yaklaşımın da neden geçerli olmadığını kısaca açıklamak, özellikle birkaç yanlış anlaşılmayı düzeltmek istiyoruz…” diye başlıyor İngilizce baskıya önsöz.(1)</p>
<p>Alan Sokal postmodern aydınların bilimi kötüye kullanmalarını ispatladığı gibi bana göre “disiplinler arasındaki kavram aşırmalarının postmodern anlamsızlığını ve saçmalığını” da kanıtlamış oluyor. Neler oluyor sonra?</p>
<p>Eleştirdikleri yazarların Fransız yüksek öğretiminde, derin bir etkisi, medyada yayın evlerinde, ve entelijansiyada bir çok müridi varken , kitaba çok şiddetli tepkiler geliyor.</p>
<p>Acaba Alan Sokal bu saçmalıklar balyası makalenin ne amaçla yazılmış olduğunu açıklamayıp; öylece bıraksaydı kim bilir kaç atıf alırdı diye sormadan da edemiyorum. Ardından da yine merak ediyorum; bir makalenin atıf alacak kadar değeri olup olmadığını saptayan “kuru kurallar zinciri kurumları”, bilgisayar programlarının üreteceği makaleler karşısında nasıl bir tutum sergileyecek?</p>
<p>Kitabın en &#8220;eğlenceli&#8221; bölümünün Jean Baudrillard üzerine olduğu söylenebilir diye yorumlamış Ali Şimşek. “Çok okunurluğu ile postmodernizm en medyatik siması, bilimsel kavramları yerli yersiz kullanmada da bir üne sahiptir. Baudrillard Körfez Savaşı hakkında şunları söylüyordu: &#8220;Asıl olağanüstü olan, herbiri birbirini yavuzca bastıran iki hipotezin; gerçek zamanın kıyamet günüyle, sanal olanın gerçek karşısında kazandığı zaferi de içeren saf savaşın aynı zamanda, aynı uzay-zamanda gerçekleşmiş olmasıdır. Bu, olay uzayının çoğul kırınım gösteren bir aşırı-uzaya dönüştüğüne ve savaşın kesinlikle Öklid-dışı olduğuna işaret eder.&#8221;(1) Matematik kavramlarının bu kullanışı çok tehlikeli bir hal de almıştır. Eğer Körfez Savaşı öklid-dışı bir geometride geçmiş ve sanalsa bu savaş sadece CNN ekranlarında gerçekleşmiştir. Daha doğrusu &#8220;Körfez Savaşı olmamıştır, sanaldır.&#8221; İşte postmodern teorinin &#8220;yaratıcılık&#8221; yapayım derken geldiği en sefil durum. Üstelik matematikte &#8220;çoğul kırınım gösteren aşırı uzay&#8221; diye bir şey yoktur. Bu tamamen Baudrillard&#8217;ın uydurmasıdır. Kavramlar metafor gibi kullanılıp aslında düzanlamları veri alınmakta, bir bulanıklık yaratılmaktadır. Geometride bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçebilir ama bunun Körfez Savaşı&#8217;yla da, CNN naklen yayınıyla da bir ilgisi yoktur. Füzeler Bağdat&#8217;ı vururken ve insanlar ölürken geometrinin ötesinde faktörler geçerlidir. Ayrıca füzeler öklidci bir uzayda hedeflerini vurmaktadırlar. Bir noktadan çok sayıda füze geçirmek askeri açıdan hiç de Akılcı (!) değildir.” (2)</p>
<p>Bundan dört beş yıl önce bu konu üzerinde incelemeler yaparken internetteki Türkçe kaynaklar da çok azdı. Günümüzde pek çok kaynak bulmak mümkün.</p>
<p>Philippe Boulet-Gercourt&#8217;un Alan Sokal&#8217;le New York&#8217;ta Yaptığı Söyleşi* &#8220;Fransız Düşünürleri Sahtekar mı?&#8221; bu kaynaklardan biri(7) Fransıcadan çeviren Ayşe Banu Karadağ. Kısa bir bölümü okuyalım:</p>
<p>Le Nouvel Observateur: Sahneyi Jacques Lacan&#8217;la açıyor ve deyim yerindeyse onu mahvediyorsunuz.: &#8220;Söyleminin ağır ve gösterişli&#8221; olduğundan, &#8220;okurlarım yapay bir bilgi birikimiyle etkilediğinden&#8221; söz ediyorsunuz&#8230; (7)</p>
<p>Alan Sokal: Lacan&#8217;ın çalışmaları üzerine genel bir yargı getirecek kadar uzman değilim. Ancak matematik ve bazen de fizikle ilgili söyledikleri bağlamında, &#8220;topolojimden, &#8220;tor&#8221;dan, &#8220;cross-cut yüzeylerden&#8221; söz ederken -burada doğru terimin &#8220;cross-cut&#8221; değil de &#8220;cross-cup&#8221; olduğunu belirtmeliyim-, okurun kafasına &#8220;bilgece&#8221; terimler soktuğunu, ne var ki bunu yaparken bu terimlerin ne anlama geldiklerini dikkat etmediğini saptayacak kadar bilgiliyim. İleri sürdüğü savlar yanlış değil, yalnızca anlamdan yoksun. Anlam taşıyan savları da var, ancak bunlar da bayağı, özellikle de yersiz bir şekilde ileri sürülen savlar. (7)</p>
<p>Le Nouvel Observateur: Bu arada Lacan&#8217;la dalga geçmekten de kaçınmamışsınız: &#8220;Ereksiyon durumundaki erkeklik organımızı &#8220;-l &#8220;in karakökü ile özdeşleştirmesinden mutluluk duyduğunuzu &#8221; söylüyorsunuz&#8230; (7)</p>
<p>Alan Sokal: Böyle bir formülle dalga geçmemek imkansız. Kitabın ilk baskısında &#8220;İnce alay&#8221;a daha çok yer vermiştik, ancak sonunda kendimizi tutmaya karar verdik, çok saldırgan bir görüntü çizmek de istemiyorduk. (7)</p>
<p>&#8220;Son Moda Saçmalar&#8221; kitabını neden çok önemli bulduğumu yine Ongun Onaran’ın önsözündeki açıklamalardan aktarmak isterim:</p>
<p>“Kitabı okuduktan sonra iki nedenle Türkçeye çevirmeye karar verdik. Birincisi entelektüel samimiyetsizliğin özellikle Lacan, Kristeva, Baudillard, Deluze gibi etkili yazarlar tarafından yapıldığında yalnızca yapanın değil herkesin başını ağrıttığına inanıyorduk. Türkiye’deki akademik ve entelektüel çevrelerde de bu yazarların çok etkili olduklarını, gazete köşelerinden, “aydın tartışmalarından” doktora tezlerine kadar her yerde görmek mümkündü.&#8221;(1)<br />
&#8220;İkincisi ve daha önemlisi, bu düşünürlerin açıkça ya da örtük olarak dayandıkları postmodern söylemdeki aşırı göreci ve aşırı öznel eğilimlerin Aydınlanma’nın akılcı geleneğine zarar verdiğine inanıyorduk. Uygarlık tarihinde (şimdiki köktendincilik gibi) çeşitli irrasyonalizm biçimlerinin nelere yol açtığı ortadayken, postmodern söylem akılcı ve bilimsel düşünceyi karşısına alıyor, epistemik göreciliği ahlaki ya da estetik görecelik gibi gösteriyordu. Bu konunun şakaya gelir bir yanının olmadığını, hele samimiyetsizliği hiç kaldırmayacağını, hangi kültürden gelirse gelsin, sıcak bir sobanın üstüne oturan herkesin (postmodern düşünürlerin bile) yanacağını, bu gerçeğin onlardan bağımsız olarak var olan “yanma durumu” ile ilgili olduğunu, başka bir deyişle ısı enerjisinin kimyasal tepkimeler üzerindeki etkisiyle ilgili olduğunu düşünüyorduk. Sokal ile Bricmont hem bu konuları toplumsal-kişisel gerçekliğin ya da estetik-ahlaki yargıların konumundan çok iyi ayırıyor, hem de bunların nasıl kötüye kullanıldıklarını anlatıyorlardı. Bu görececi kargaşanın siyasi sol ile Aydınlanmacı geleneğe ne kadar zarar vereceğini tartışıyorlardı. Biz de bunları Türkçe okuyanların dikkatine sunmak istedik. (…)”(1)</p>
<p>“Her satırı ile birlikte çalıştığımız , gecelerde işin güçlüğünü sezdirmeyecek kadar keyifli kılan ama metnin basılmış halini göremeden bizlerden ayrılan sevgili dostum Memet Baydur’un anısına. Ongun Onaran şubat 2002, Ankara.”(1)</p>
<p>Her kitabın hikâyesine “o gün&#8221;den sonra dilsiz bir hüznün gölgesi düşer. “O gün” yazarın, ya da çevirmenin öldüğü gündür. Artık kitabı elimize aldığımızda satırlar arasında gezinirken sessiz bir acının gölgesidir arkadaşımız. Değerli edebiyatçı ve bu kitabın çevirmenlerinden biri olan Memet Baydur, ne yazık ki iki yıllık uğraşısının ürününü basılmış olarak göremeden aramızdan ayrılmış 2002’de. Anısına Saygıyla.</p>
<p>ezgi umut<br />
8 Temmuz 2007</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>(1) Alan Sokal, Jean Bricmont, Son Moda Saçmalar, Post modern aydınların bilimi kötüye kullanması, çev Memet Baydur, Ongun Onaran 2.baskı İletişim Yay. 2002</p>
<p>(2) http://www.physics.nyu.edu/faculty/sokal/index.html</p>
<p>(3) http://www.soldergisi.com/yazi.php?yazigoster=1894&amp;belirle=ali%20şimşek</p>
<p>(4) http://www.sahici.org/node/21</p>
<p>(6) http://www.iletisim.com.tr/iletisim/book.aspx?bid=850</p>
<p>(7) http://www.usatolyesi.org/Fransiz_Dusunurleri.html<br />
<a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1213.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1214" src="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/wp-content/uploads/2012/01/1213.jpg" alt="" width="300" height="216" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2012/01/17/son-moda-sacmalar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cide Yollarında</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/cide-yollarinda/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/cide-yollarinda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Sep 2011 19:17:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphanecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Okul Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Belleğin Gizi]]></category>
		<category><![CDATA[Emel Dinseven]]></category>
		<category><![CDATA[Halime Kaptan]]></category>
		<category><![CDATA[İlçe Halk Kütüphanesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphaneleri Seviyorum]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Alışkanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Rıfat Ilgaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sarıyazma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=824</guid>
		<description><![CDATA[2006 yılında Cide'de Rıfat Ilgaz sarıyazma şenlikleri'nde sevgili Ilgaz'ın Kumdan Beton'a adlı öyküsünü okuma tiyatrosu olarak canlandırmaya çalışmıştık. İşte o güzel Cide yolculuğundan unutmadıklarımı paylaşıyorum. Bu arada Rıfat Ilgaz'ın bakış açılarına da biraz değinmeye çalıştım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cide</strong>,  Kastamonu&#8217;nun bir ilçesidir. Karadeniz Bölgesi&#8217;nin bu bölümüne yaptığım ilk yolculuk olmamasına karşın, doğa ananın değişen görünümleri beni adeta büyüledi.<span id="more-824"></span><br />
Öncelikle gece altın bir tepsi kadar sarı ve görkemli ay, gülen yüzüyle sobe dedikten sonra bulutların ardına gizlenerek müthiş ışık oyunları sergiledi. Ay bulutların ardına saklandığında beliren sarı sönük bir yıldız değerli yazarımız  <strong>Rıfat Ilgaz</strong> &#8216;ın öyküsündeki hoş mizahı hatırlatıp beni güldürdü biraz da düşündürdü. Kendisini tepedeki köyüne götürmek isteyen mühendis Necat&#8217;a öğretmenin<br />
<strong>&#8221; Neresi orası gökyüzünde mi sizin köy?&#8221; </strong>diye sorması gelmişti hatırıma.</p>
<p>Gün doğumuna yakın bulutların büründüğü morun ve pembenin tonları ile gözlerimiz bayram etti. Yol yavaş yavaş kıvrılıp dağlarda yükselip alçalmaya başlayınca anladım <strong>Karadeniz insanının büyük kentlere geldiği zamanki doğa hasretini</strong>, yeşil hasretini. Belki de onların bu hasreti olmasa, İstanbul gibi büyük kentlerimiz tamamen beton yığınına dönüşecekti. Belki de İstanbul&#8217;daki evimin camının ardında uzanan sonsuz beton denizinin sıkıntılı görünümünü yok eden hep bu doğa hasretiydi, aralardan bir yerlerden fışkırıp gözümüzü gönlümüzü ferahlatan kavak ağaçları, gümüş yaprakları parıltılar saçan iğdeler, gelin gibi nazlı salınan salkım söğütler&#8230; </p>
<p>Bunları düşünürken otobüsün sürünecekmişçesine yakınından geçtiği ağaçların ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Meşeyi tanırım da örneğin gürgeni bilmem. Çam ağacı deriz ya. Bin bir çeşidi var. Bu güne kadar şehirde yaşayıp da ağaçların, çiçeklerin ve kuşların adlarını doğru dürüst bilen kimseye rastlamadım. İnsan dışındaki canlılara verilen adlardan neden haberimiz yok diye düşünürken yoğun ormanlık bir bölgeye girmiştik. Artık burada ev filan olmaz, hem ağaçlar sık hem arazi dik diye düşünürken güzel geniş evler gördüm kuytularda, hem de demir parmaklıksız. Bu evin sahibi çok özel biri diye düşünürken, yüz metre sonra başka bir ev. <strong>Biz şehirde tıkış tıkış yaşamaya alışmışız </strong>ya, çoğu evlerin arka odaları diğer apartmanın camından başka bir şey görmez ya, bu evlerin konumlanışı beni nasıl rahatlattı anlatamam.<br />
Derken aralarda denizin o güzelim mavisi beni ağaçlardan sulara doğru çekti. Virajlı yolda yükseliyorduk ve bir yanımızda <strong>yemyeşil dağların görkemli dorukları </strong>diğer yanımızda ise aşağıda sonsuzmuş gibi uzanan masmavi deniz ve ufukta hayrettir ama alt yüzleri denize paralel ve dümdüz bulut kümeleri. Bulutların göğe dönük yüzleri değişik motifle bezeli dantelleri andırıyor. Böyle güzel şekilli <strong>bembeyaz bulutları </strong>seyretmeyeli öyle çok olmuştu ki. Dikkat ederim. Şehrin üstünde dolanan bulutlar asla bembeyaz görünmezler. Toz zerreciklerini ve şehirden fışkıran kirli gazları içlerinde taşıyan bulutlar elbette süt beyazı olamaz.<br />
İyice tepeye ulaştığımızda başımı geriye doğru çevirince <strong>sahilde birbiri ardında uzanan girintili çıkıntılı burunların gerilere doğru gittikçe silikleşen görüntüsüne hayran oldum</strong>. İşte o anda <strong>lise yıllarında gazeteden kesip bir kartona yapıştırarak korumaya aldığım bir siyah beyaz fotoğraf </strong>geldi hatırıma. <strong>Yugoslavya&#8217;nın bin parça edilmesinden çok ama çok önceki günlerdeydi. </strong>Adriyatik sahili diyordu fotoğrafta. O siyah beyaz fotoğrafı hayalimde renklendirmiştim. Dağlar yemyeşil deniz masmavi. Bir gün o kıyıları görebileceğimi hayal edip durmuştum uzun yıllar boyu.<br />
İşte o kartın renklenmişi yıllar sonrasında  karşımda duruyordu. <strong> İçimi öyle bir sevinç sardı ki anlatması zor</strong>. Biraz buruk bir sevinçti ya olsun. Yoldan binip de <strong>kemanesi ile şarkılar çalan</strong> bir Karadenizli dost mutluluğumuza mutluluk kattı. Cide&#8217;ye girerken havadaki bulutlar bile umurumda değildi artık. Zaten beş dakika sonra bulutların hepsi dağıldı.<br />
Gülen bir yüzle karşılamıştı 11. Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma festivali bizi.<br />
13 Temmuz 2006 </p>
<p>Cide Yollarında II</p>
<p>Büyük yazar, değerli insan Rıfat Ilgaz ; &#8221; <strong>SarıYazma</strong> &#8221; romanının ilk sayfalarında: &#8220;<strong>Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket. Ne iyi etmiş de anam beni bu eşsiz, benzersiz memlekette doğurmuş!&#8221; </strong>der ve devam eder: &#8220;<strong>Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide&#8217; nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümleriyle dirilir, yaşama gücümü tazelerdim. Çocukluğumun anılarıyla yetinirdim.&#8221;</strong><br />
Cide Sarıyazma Festivali&#8217;ne katılacağız <strong>Rıfat Ilgaz&#8217; </strong>ın bir öyküsünü okuyacak ve oradaki gençlerle tanışacağız. Gece yolculuk boyunca <strong>Rıfat Ilgaz&#8217; </strong>ın &#8220;<strong>Kumdan Betona</strong>&#8221; adlı öyküsündeki <strong>Necat</strong>&#8216; ı düşünüyorum, okuyup eğitimli bir insan olabilme uğruna verdiği çabaları. Ay bulutların ardına girdiği sırada ters yönde parıldayan iri yıldız gözüme ilişiverince Necat&#8217; ın yüksek bir tepedeki köyünün ışıklarını görmüş gibi oluyorum ve gülümsüyorum.<br />
<strong>Rıfat Ilgaz&#8217; </strong>ı tepedeki köyüne götürmektedir Mühendis Necat, <strong>Abdülkadir Köyüne</strong>.<br />
Rıfat Ilgaz, &#8220;<em><strong>Daha gidecek miyiz</strong>?&#8221; </em>diye sorar umutsuzlukla. Elini yukarı kaldıran Necat yükseklerde yanıp sönen bir ışığı gösterir.<br />
&#8220;<em><strong>İşte köy şuracıkta!&#8221; </strong></em>der.<br />
Rıfat Ilgaz mühendisin gösterdiği yöne başını kaldırınca:<br />
&#8220;<em><strong>Neresi orası gökyüzünde mi sizin köy?&#8221; </strong></em>diye sorar.</p>
<p>Tıpkı otobüsün camından görüş alanıma giren yıldız gibi olmalı. <strong>Rıfat Ilgaz </strong>köyün ışıklarını &#8220;<strong>çok uzaklarda göz kırpan iri sönük bir yıldıza </strong>&#8220;benzetmiş. Sonra en çok hoşuma giden benzetmesi gelir:<br />
&#8220;<strong>İp merdivenle çıkılırdı bu ışığa ancak.&#8221;</strong></p>
<p>Gün doğarken Karadeniz kıyısının muhteşem panoraması karşısında etkilenmek ne kelime adeta büyülendim. Kim bilir <strong>uzaklarda olan Cideliler ne denli özlüyorlardır kasabalarının yemyeşil ormanlarını ve masmavi denizini</strong>. Mayıs ayında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumu&#8217;nda öğrenmiştim bu bölgenin en fazla göç verdiğini. Yoldan bir kemani bindi otobüse ve Cide&#8217; ye kadar onun güzel müziği eşliğinde devam etti yolculuğumuz.<br />
Doğduğu kasabaya bu denli bağlı sevgi dolu <strong>vefakar bir Cidelidir Rıfat Ilgaz. </strong><strong>Tüm insanlığın acılarını ve yoksulluğunu kendine dert edinmesinde</strong>, &#8220;<em><strong>on iki yaşın masalsı evreninde</strong></em>&#8221; ayrılmak zorunda kaldığı<strong> Cide&#8217; de yaşadığı olayları ince zekası ve derin gözlem gücüyle birleştirerek belleğinde tutmasının çok büyük katkısı olduğunu düşündürdü bana.</strong> 1910 yılının karlı bir gününde doğmuş olan <strong>Rıfat Ilgaz&#8217; ın gelişim çizgisine baktığımızda çocukluğundan itibaren iyi bir okur olduğunu </strong>görürüz. Bir gün eve koltuğunun altında kalın kitaplarla gittiğini gören bir komşu hanım bakınız neler söylemiş ortaokullu Rıfat&#8217; a:<br />
&#8220;<em><strong>Evladım, bu kitapların hepsini sen mi okuyorsun?&#8221;&lt;/</strong>em&gt;<br />
&#8220;<strong><em>Oysa bu kitapları haftada bir değiştiriyor, okul kitaplığında yeni çıkan kitap bulamayınca Saim Efendiden geceliği yüz paraya kitaplar alıyor, ucuza getirmek için yüzlerce sayfalık kitabı, okulda başlayıp geceli gündüzlü okuyup evde yatağımda bitiriyordum.&#8221; </em></strong>diye anlatır Rıfat Ilgaz <strong>Sarı Yazma&#8217; </strong>da. Bir gün Saim Efendi Rıfat&#8217; a kızar.<br />
&#8220;<strong>Yağma yok Efendi!&#8221;</strong> der.<br />
<strong>&#8220;Üç yüz sayfalık kitabı sana yüz paraya okutmam ben! Herkes bunu dört günde okuyor. On kuruş vereceksin!&#8221;</strong><br />
&#8220;<strong>Hangi kitabı okursam okuyayım ben sana gene dört günde on kuruş vermiyor muyum? Daha ne istiyorsun?&#8221; </strong>diye yanıt verir <strong>Rıfat.</strong></p>
<p>Bir arkadaşına edebiyata okumaya olan sevgisini de bakınız nasıl anlatıyor büyük ustamız:<br />
&#8220;<strong>Ben bu derse sınıf geçmek için çalışmıyorum&#8230;Önce seviyorum edebiyatı&#8230;Kitap okurken bir kalabalığın içinde, insanların arasında görüyorum kendimi. İki Çocuğun Dünya Gezisi&#8217; ni okuyordum geçen yıllarda. Kendimi bütün dünya çocuklarının arasında görüyordum.&#8221;</strong><br />
Aradan çok değil bir iki yıl geçmiştir ve Rıfat artık <strong>Verter&#8217; in Çektikleri </strong>&#8216;ni okumaktadır.<br />
Verter&#8217; in Çektikleri&#8217; ni okurken bile Rıfat seven bütün gençleri, insanlığı düşünüyor.<br />
Rıfat Ilgaz&#8217; ın Sarı Yazma&#8217; sını okurken, ister istemez günümüzle karşılaştırma yapmaktan alamadım kendimi.Birbiri ardından sorular akıyordu zihnimde:<br />
<strong>Şimdi gençlerimiz neler okuyor?<br />
Gençlerimiz ne kadar okuyor?<br />
Gençlerimiz, çocuklarımız okuyor mu?</strong><br />
Festivale çocukları okumaya özendireceğini umduğumuz bir etkinlikle katılmaya karar verdik. Her ne kadar bazı teknik sorunlar yaşamamız nedeniyle Rıfat Ilgaz&#8217; ın &#8220;<strong>Kumdan Betona</strong>&#8221; adlı çocuk romanını istediğimiz mükemmellikte canlandıramadıysak da, bizi dikkatle dinlemeye çalışan gençlerimiz, okuma sonrası öykü yazmaya katılan gençlerimiz gelecekten umutlu olmamızı sağlıyor.<br />
Bakın neler söylemiş Cideli gençlerimizden <strong>Başak</strong>:<br />
<em>..Ben bir Cideliyim<br />
Deniziyle, toprağıyla<br />
Ağacıyla, çiçeğiyle,<br />
Ben bir Cideliyim.</em><br />
<strong>Buse</strong> de tatillerde bol bol kitap okuduğundan bahsetmiş. Ve çok önemli bir açıklamada bulunmuş.<br />
&#8220;<em>Ben de kitaptaki şekilde okumayı hedefledim.Büyüyüp onun gibi iyi yerlere gireceğim.&#8221;</em><br />
Sonra da;<br />
<strong>KIRMIZI , YEŞİL<br />
MAVİ DENİZ<br />
İŞTE CİDEMİZ&#8230;</strong><br />
dizeleri ile Cide&#8217;nin sloganını hatırlatmış <strong>Buse</strong> ve bizlerden sloganı unutmamamızı rica etmiş.<br />
<strong>Beste</strong> ise &#8220;<strong>Havasıyla suyuyla aşık olduğum Cide</strong>&#8221; diye başlamış anlatmaya.<br />
&#8220;<strong>Kırmızı güneş, yeşil orman, mavi deniz, İŞTE CİDEMİZ&#8230;&#8221; </strong>diye sürdürmüş yazısını.<br />
<strong>Berfin, Elif, Simay Ezgi, Öykü, Selin, Buse, Pelin Burcu </strong>ise yaptıkları resimlerle katkıda bulundular çalışmamıza.<br />
Burada etkinliğe katılan gençlerimiz <strong>Başak, Buse, Beste, Berfin, Elif, Simay Ezgi, Öykü, Selin, Buse, Pelin Burcu </strong>ya çok teşekkür ediyor ve bol okumalı günler diliyorum.<br />
Yine bizi sabırla dinleyip sürenin uzunluğu nedeniyle sondaki çalışmaya katılamayan gençlerimize de teşekkür ediyorum. Onlara da bol kitap okumalı günler diliyorum.<br />
Bizleri festivalde konuk edenlere, yalnız bırakmayarak dinletiye katılan genç yaşlı tüm dostlara, <strong>Rıfat Ilgaz </strong>dostlarına, <strong>Cidelilere teşekkür ederim.</strong><br />
24 Şubat 2007 </p>
<p>Açıklama:<br />
Yukarıdaki yazılardan ilki  MB&#8217;de yazdığım ilk blogdu. Bu bağlamda da nostaljik bir  anlamı var benim için.  O günden bu yana 6 yıl geçmiş. O gezinin güzelliği ve Rıfat Ilgaz&#8217;a sevgim ise yüreğimde tüten iki güzellik olarak, benimle birlikte hep yaşayacak, tıpkı kitaplarındaki  , <strong>Halime Kaptan</strong> gibi, Sarıyazma  gibi,  tıpkı şiirleri gibi&#8230;<br />
O iyi kalpli  gençler, genç kızlarımız <strong>Başak, Buse, Beste, Berfin, Elif, Simay Ezgi, Öykü, Selin, Buse, Pelin Burcu </strong>&#8216;ya buradan Kütüphaneciler sayfasından altı yıl sonra yeniden selam gönderebilmek ne güzel. BU süreçte ben de çalıştım çabaladım ve sevgili <strong>Rıfat Ilgaz&#8217;ın 100.cü doğum yılında</strong>, kendisini şiirleriyle selamladığım  <strong>BELLEĞİN GİZİ </strong>adlı bir gençlik romanı da yazdım. Dilerim bulup okuyabilsinler. İşte o zaman çok mutlu olacağım.  </p>
<p>Dr. Emel Dinseven 2011 Eylül  30</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/cide-yollarinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Jules Verne&#8217;den  Okumanın Zevki</title>
		<link>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/jules-verneden-okumanin-zevki/</link>
		<comments>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/jules-verneden-okumanin-zevki/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Sep 2011 15:09:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emel Dinseven</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımları ve Eleştirileri]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Köy Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kurum Kütüphaneleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kütüphanecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Okul Kütüphaneleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.bbyhaber.com/bbyblog/?p=811</guid>
		<description><![CDATA[Ölümünün 105 inci yıl dönümüymüş Jules Verne &#8216;nin, 2010 yılında. Doğumu ise 8 Şubat 1828 Fransa Nantes kenti. Ünlü bilim kurgu yazarı, bilirsiniz. Okumadıysanız çok büyük bir kayıp. Geçenlerde Dünyanın Ucundaki Fener adlı yapıtını okumuştum İthaki Yayınlarınca basılan. Öyle güzel, öyle heyecanlıydı ki okumalarım, bitirince oturdum ben de hiç ilgisi olmayan bir konuda coşup taşarak, <a href="http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/jules-verneden-okumanin-zevki/" class="more-link">More &#62;</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ölümünün 105 inci yıl dönümüymüş Jules Verne &#8216;nin, 2010 yılında. Doğumu ise 8 Şubat 1828 Fransa Nantes kenti. Ünlü bilim kurgu yazarı, bilirsiniz. Okumadıysanız çok büyük bir kayıp. Geçenlerde <strong>Dünyanın Ucundaki Fener</strong> adlı yapıtını okumuştum İthaki Yayınlarınca basılan. <span id="more-811"></span>Öyle güzel, öyle heyecanlıydı ki okumalarım, bitirince oturdum ben de hiç ilgisi olmayan bir konuda coşup taşarak, uzun bir karalama yazıverdim. Dünyanın Ucundaki Fener adlı bu kitabı meğer ölümünden kısa süre önce yayımlanmış, son yapıtlarından biriymiş. Son yapıtlarından biri diyorum. Çünkü ardında basılmamış 6 tane daha roman bırakmış oğluna. Kronolojik sırasını araştırmışlardır mutlaka. Olgunluk çağı diyebiliriz, kaleminin en kıvrak olduğu çağ ama Jules Verne &#8216;nin tüm eserlerinde insanı sürükleyip götüren o heyecan hep vardır değil mi?</p>
<p>1848 yılının ortalarında Paris &#8216;te çıkan bir dergide &#8220;Dünyanın Merkezine Seyahat&#8221; adlı hikayesi bölüm bölüm yayınlanmaya başlamış. Aynı dönem &#8220;Yirminci Yüzyılda Paris&#8221; adlı yazısını da yazıyormuş ancak bu yazısı ölümünden sonra 1994 yılına kadar basılı bir hale getirilmemiş diyor kaynaklar. Örneğin bu iki eseri karşılaştırılarak o yıllarda yoğunlaştığı fikirleri yaşam kırıntılarını da bulmak pekala mümkün. Şunu da gururla söylemeliyim ki çok iyi çevirmenlerimiz de var.</p>
<p>Başka bir kaynakta 1850 yılında yazmaya başladı deniyor ve Verne&#8217;nin ilk eserlerinin tiyatro oyunları olmasından bahsediliyor. Doğruluğunu kontrol etmek gerek. Ama yine de beni şaşırtmadı. Çünkü romanlarının bir güzel yanı da konuşmaların çok doğal olması. Balonla Beş Hafta adlı romanı ile büyük ün kazanıyor. <strong>Merak öğesini hep canlı tutuyor. Hani öyle boş bir meraklar da değil. Gerçekten anlamlı meraklar yaratarak okurunu bilimsel kulvarlara sürükleme becerisi olan bir usta.</strong></p>
<p><strong>Merak unsuru yaratması, konu örgüsünde mantık zinciri kopuklukları olmaması, insanlara bilmedikleri şeyleri ve yerleri görme arzusu uyandırması, ileriye yönelik buluşlara dayalı konuları seçerek bilimsel düşüncenin gelişimine katkıda bulunması, anlamlı konulara değinmesi hepsi de çok güzel şeyler.</strong></p>
<p><strong>Okumaktan hep keyif aldığım bir büyük yazar. Düşündüm de okura bu denli keyif verebilen yazarın , o derin hayal gücünün, yazma ve üretme süreçlerinde kendi yaşadığı keyiften ileri geldiğine karar verdim.</strong></p>
<p>http://www.julesverne.ca/</p>
<p>adlı İnternet sitesinde bolca bilgi var. Özellikler &#8220;her kitabın hikayesi&#8221; bölümü diye bir bölüm de çok ilginç olmalı. Ben de henüz okuyamadım zamansızlıktan ama buradan paylaşayım istedim.</p>
<p>http://www.gutenberg.org/wiki/Main_Page</p>
<p>Bir de linkini yukarda yazdığım <strong>Gutenberg</strong> sitesi var ki orada da telifi geçmiş çok önemli kitapları okuma şansınız oluyor, söylemedi demeyiniz. Her dilden kitap bulmanız olası. bu bağlamda meraklı olanlar Jules Verne&#8217;yi orijinal dilinde okuyup dinleyebilirler. Bazen ses kasetleri bile bulabiliyorsunuz. Yani 500 Gb lık bir hafızayı bile iki günde buradan indirdiklerinizle doldurabilirsiniz, hele o resimler, fotoğraf makinelerinin yaşamlara ışık tutmadığı günlerin öncesindeki özenli kara kalem ya da çini mürekkebiyle yapılan adını bilmediğimiz sanatçıların göz nuru resimler. Öneririm Gutenberg sitesini.</p>
<p><strong>Yine nereden nereye geldik değil mi? Yaşam yani, zaman çılgın bir ırmak olmuş akıyor, yapılacak onca iş, okunacak onca kitap, öğrenilecek onca bilgi de sırasını bekleyip bize bakıyor. Okumalarınız bol olsun.</strong></p>
<p>Az daha unutuyordum. Nerede okuduysam, Verne&#8217;nin bir de kocaman bir teknesi varmış. Bunu duyunca bayılmıştım. Romanlarının bir kısmını da teknede yazmış. Sanırım sonra mali zorluklar nedeniyle teknesinden ayrılmak zorunda kalmış. Acaba bu ayrılığın acısını hangi romanında yazmıştır diye de düşünmedim değil. <strong>Yazarlar hep kendilerinden bir şeyler de katmazlar mı yapıtlarına açık ya da kapalı?Bazen bir yazarın tek bir yapıtı bile sanki arkeolojik kazı alanı gibi meraklılarını bekler. Hele de söz konusu eser 100 yıl önce yazılmış ve günümüzde de keyifle okunabiliyorsa</strong>&#8230; Sanırım tüm eserlerini okumak görünüyor ufukta, çok da keyifli olacak eminim.</p>
<p>http://tr.wikipedia.org/wiki/Jules_Verne</p>
<p>http://www.biyografi.info/kisi/jules-verne</p>
<p>Dr. Emel Dinseven 2011 09 30</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.bbyhaber.com/bbyblog/2011/09/30/jules-verneden-okumanin-zevki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

