Yazma eser zengini kütüphane
31 Mart 2011 Yazan bbyhaber
Kategori Kütüphane Haftası
‘Antik Çağdan Günümüze Kütüphaneler’ temasıyla 28 Mart’ta başlayan Kütüphaneler Haftası, okuru kitaplara davet ediyor. Kütüphaneler Haftası’nda bu yıl Türkiye, araştırmacılara kaynak desteği sağlayacak yeni bir mekana kavuştu. Fatih Üniversitesi’nin 2 bin 500′ü yazma, 100 bin kitabı bünyesinde bulunduran yeni kütüphane binası dün Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile birçok yazar ve akademisyenin katıldığı törenle açıldı. Açılış töreninde bir kütüphane müdavimi olan ve bu konuda pek çok yazı kaleme alan yazar Beşir Ayvazoğlu’na ‘Onur Ödülü’ takdim edildi. Fatih Üniversitesi’nin Büyükçekmece Kampüsü’nde hizmete açılan kütüphanenin ‘Nadir Eserler’ bölümünde elyazması eserler haricinde Osmanlıca haritalar ve Türk cumhuriyetlere ait gazete koleksiyonları da bulunuyor.
Kütüphanenin açılışında konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye’nin kütüphane ve kütüphanecilik konusunda dünyanın gerisinde olduğunu ancak son yıllarda bu alanda iyi şeylerin yaşandığını ifade etti. Günay, “Türkiye artık sürekli gelişiyor. Bilgiye ulaşmanın önemi anlaşılıyor. Türkiye, kütüphane ve yayınlar konusunda ciddi bir yol almıştır. Bu açılış benim için, Kütüphaneler Haftası’nda katıldığım en önemli üçüncü etkinlik. Öğrenim kalitesi yüksek bir üniversitede raflarında 100 bin kitabın olduğu bir kütüphanenin açılışını yapmaktan memnunum.” dedi. Günay, üniversitelerin düşüncede hürriyet, soru sorma cesareti ve adalet duygusu üzerine kurulması gerektiğini, Fatih Üniversitesi’ni de bu üç temel üzerinde gördüğünü ifade etti.
Fatih Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan ise üniversite faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Tekalan, “Hak ettiğimiz değere ulaşabilmemiz için bilgiye giden yolları artırmamız gerektiğinin bilincindeyiz.” dedi. Kütüphanenin açılış töreninde onur ödülü verilen yazar Beşir Ayvazoğlu, üniversitenin çok değerli bir kütüphaneye kavuştuğunu belirterek, “Kütüphane, yaşamımı geçirdiğim önemli bir mekândır. Bundan sonra Fatih Üniversitesi Kütüphanesi’ne de sıklıkla uğrayacağım. Tabiatın ortasında, modern bir kütüphanede öğrenci olmak büyük bir şans.” şeklinde konuştu. Açılışa, konuk olarak Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın yanı sıra üniversitenin akademik personeli ile öğrenciler de katıldı.
500 yıllık Arapça sözlük
Fatih Üniversitesi Kütüphane Müdürü Ercüment Demirbozan, amaçlarının üniversitenin eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerini desteklemek, ihtiyaç duyulan her türlü bilgi ve belgeyi sağlamak, düzenlemek ve hizmete sunmak amacıyla kurulduğunu söyledi. Kütüphane sadece Fatih Üniversitesi öğrencilerine değil, internet üzerinden tüm kullanıcılara açık olacak. Bin 200 metrekare kullanım alanı ve 200 kişilik oturma kapasitesine sahip kütüphane giriş, kitap salonu, okuma salonu ile Nadir Eserler bölümünden oluşuyor. Fatih Üniversitesi Kütüphanesi güncel eserlerin yanında nadir ve elyazması eserleri de bünyesinde barındırıyor. Nadir eserler koleksiyonunda 500 yıl önce kaleme alınmış Arapça tıp sözlüğünün de aralarında olduğu 2 bin 500 yazma eser yer alıyor. Tarihî değeri de bulunan kitaplar belli bir nem ve sıcaklık değerinde tutularak muhafaza ediliyor. Kullanıcılar, Nadir Eserler’i dijital ortamda inceleyebiliyor.
Kaynak: http://www.zaman.com.tr/
Kütüphaneler bilgi toplumunun mâbedleridir
31 Mart 2011 Yazan bbyhaber
Kategori Kütüphane Haftası
Dr. Erol Yılmaz
İçinde bulunduğumuz hafta Kütüphane Haftası. Bu yıl 47.’si kutlanmakta olan haftaya ilişkin etkinlikler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü ile Türk Kütüphaneciler Derneği (TKD) tarafından organize ediliyor. Düzenlenen etkinlikler vesilesiyle, siyasal ve sivil toplum nezdinde Kütüphanecilik bilim ve mesleği, kütüphaneler ve mesleğin profesyonelleri olan kütüphanecilerle ilgili farkındalık yaratmak ve/ya var olan farkındalığın düzeyini yükseltmek amaçlanmaktadır. Kütüphanecilik alanının profesyonelleri, bu bir haftalık kısa zaman diliminde, farklı ortamlardaki etkinliklerle kütüphanelerin örgün ve yaygın eğitim-öğretim sistemi ile serbest zaman faaliyetleri (okumalar, araştırmalar vs.) bağlamındaki yadsınamaz önemine işaret etmeye çalışmaktadırlar.
Aslına bakılırsa, onlar da çok iyi bilmektedir, bu kadar kısa bir sürede bu denli büyük bir hedefin başarılmasının güçlüğünü. Hele de bu mücadelenin verildiği coğrafya, Türkiye gibi, siyasetin kayıtsız şartsız ana gündem maddesi olduğu, bunun da çoklukla kısır çekişmeler şeklinde yaşandığı ve bu durumun değişmesinin neredeyse imkânsız olduğu bir ülkeyse. Bu kızılca kıyamet ortamında ancak “adam köpeği ısırırsa”, medya aracılığıyla kamuoyunun gündemine gelmenin mümkün olabileceğini de çok iyi bilmektedir kütüphaneciler.
Bu yargıyı, bu denli net bir şekilde ortaya koymamızın temel nedeni ise, kitap, kütüphane, okuma, araştırma, bilim, vb. konularla birazcık ilgisi olanların gözünden kaçamayacak kadar ortada olan net fotoğraf kareleridir.
Kitap denilen bilgi, kültür, sanat vb. unsurları taşıyan nesnenin Türk insanının ihtiyaç sıralamasında 235. sırada geldiği gibi, gelişmiş hiçbir ülkede görülemeyecek bir gerçekle karşı karşıyayız bu ülkede. Okuma alışkanlığına sahip küçük bir azınlığın içerisinde bile, okuyacak kitap bağlamında, bunları ücretsiz olarak ödünç alabilecekleri kütüphanelerden önce, ancak ücreti karşılığında alabilecekleri kitapçılar ve daha korkuncu -en azından bir kısmı tarafından- korsan adlı hırsızlar akla gelmekte ve tercih edilmektedir.
Bu ülkede, eğer düzenleyicileri arasında kütüphaneciler (profesyoneller ve/ya mesleki sivil toplum örgütleri) yoksa eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, Ar-Ge, yayıncılık vb. konuların en geniş şekilde ele alındığı platformlarda dahi, kolay kolay kütüphaneler ve kütüphaneciler akla gelmemektedir. Bu tanımlamaya devlet de dâhil olmak üzere, “bilgi toplumu”ndan neredeyse sadece ve sadece bilgisayarlılaşma anlaşılmakta; bu araçların -eğlence ve zaman öldürme dışında- bilgi depolama ve bunun da ötesinde taşıyıcı/ iletici olma özellikleriyle değerli oldukları, adeta bilinçli bir şekilde ıskalanmaktadır.
Kuşkusuz, bilgisayar ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, birçok konuda olduğu gibi, bilginin üretilmesi, depolanması ve çok kısa sürelerde kıtalararası iletiminde çığır açmıştır. İnkârı mümkün olmayan bu durumu teslim ve tespit etmekle birlikte, konumuz bağlamında asıl olanın bizatihi ‘bilgi’nin kendisi olduğunun da açık yüreklilikle ve tartışmasız şekilde kabul ve ilan edilmesi gerekir. Çünkü ancak bu yapıldığında, taşlar yerine oturup, bilgi toplumu dediğimiz modern olgu, kurumları ve kurallarıyla bu coğrafyada da yerleşik hale gelecektir. Aksi halde toplumun bir kesimi sanal bilgi üretmekten, bunları çok hızlı bir şekilde ve çok uzak mesafelere iletmekten, simülasyondan, teknolojik devrimden, süper bilgi otoyollarından vs. söz ederken, diğer bir kesimi hâlâ okuma-yazma becerisi kazandırma projelerinin zavallı figüranları olmaktan öteye gidemeyecektir.
Öylesine garip uygulamalar yapılmaktadır ki bu ülkede, okuma-yazma projeleri çerçevesinde bile -gelişmiş ülkelerde “halk üniversitesi” olarak taçlandırılan- halk kütüphaneleri akla gelmemekte; okuma-yazma becerisini kazanan her bir vatandaş için resmi istatistiklere bir artı (+) ilave edilirken, “sonrasında acaba bu kişiler ellerine bir kez dahi olsa kitap, dergi, gazete almakta mıdır?”, “şayet varsa, alanların sayısı kaçtır, oranı nedir?” sorularıyla devlet dâhil hiç kimse ilgilenmemektedir. Yani aslında bu projelerle yapılan, Hilmi Yavuz üstadın ifadesiyle (Zaman, 06.02.2011), “okuryazarlık fetişizmi”nin ötesine gidememektedir.
Durum bu merkezde olduğu içindir ki, son derece doğal olarak, bilgi temeli olmayan kulaktan dolma “hurafeler” ve televizyon reklamlarındaki topuz saçlı kadın figüründen hareketle, kamuoyunda kütüphane denildiğinde sıkıcı yerler; kütüphaneci denildiğinde ise, gıcık ve sıkıcı kişiler şeklinde yanlış bir algı ve değerlendirme biçimi ortaya çıkmaktadır.
2001 ve 2002 yıllarında Kütüphane Haftası kutlamaları çerçevesinde, TKD Genel Yönetim Kurulu’ndaki kurumsal kimliğimle katıldığım canlı yayın televizyon programlarının birinde (TRT 2 – Gide Gide GAP), bilgi toplumunda eğitim-öğretim ve araştırma faaliyetlerinde kütüphanelerin yeri ve önemi konusunda söyleşirken, inançla dile getirdiğim yazının başlığındaki ifadenin, tüm evrensel gerçekliğine karşın, 10-11 yıl sonra bile idrak edilemediği için bir yazıya başlık edilmesi çok acı. Öyle ki, bugün ülkemizde bilgi toplumu denildiğinde neredeyse ittifak halinde bilgisayar toplumu, İnternet toplumu anlaşılmaktadır.
Konuya yanlış tarafından yaklaşılarak, bilgisayar ve İnternet, -daha çok- eğlence ve buluşma, tanışma, kaynaşma ve kısacası sosyalleşme bağlamında ele alındığından; siyasal toplum İnternet’in “zararları” konusunda yoğunlaşıp “ne yapar, nasıl ederim de, toplumu bu nevzuhur nesnenin zararlarından korurum?” sorusuna çelik bileğiyle cevaplar ararken; sivil toplum da, doğallıkla, boş durmayıp, bu resmi girişimlere karşı panzehir üretmenin yılmaz arayışlarını sürdürmektedir. Vatandaş ise, olup biteni kaygıyla ve fakat futbol maçı seyreder gibi edilgen bir biçimde izleyerek tarihe tanıklık etmektedir.
Tüm izlerin birbirine karıştığı bu ortamda “kütüphanelerin bilgi toplumunun mâbedleri” olduğu evrensel gerçeğini kimselerin, yani siyasal olanıyla ve siviliyle, koca bir toplumun görecek gözü, dinleyecek kulağı, anlayacak beyni, hissedecek yüreği kalmamaktadır.
Yıllardır süren bu olumsuz tabloya rağmen, yılmadan usanmadan 47 yıldır Kütüphane Haftası düzenleyerek, sorunları dile getirmeye ve dahi çözüm önerileri sunmaya devam eden Kütüphanecilik bilim ve mesleğinin profesyonellerini içtenlikle kutluyorum. Her şeyden önce kararlılıkları ve sabırları için. Kütüphane Haftası tüm milletimize kutlu olsun. Kütüphanelerin değerinin bilineceği gerçekten bilgi toplumu olmayı başarmış bir Türkiye’de kutlanacak nice Kütüphane Haftalarına …
Kaynak: http://www.haberturk.com/
Kütüphaneler Haftası’nda Türkiye
31 Mart 2011 Yazan bbyhaber
Kategori Kütüphane Haftası
Günümüz Türk toplumu okuma ve yazmayla yakından ilgilenen, öncelikleri arasında okumaya yazmaya da yer veren bir toplum değil ve geçmişte de böyle olmadı. Kitap, gazete, yazılı ve basılı şeyler bu toplumun ilgi alanlarının en sonuncusunun bile kapsamına girmedi. Hilmi Yavuz’un “Türkiye’de nitelikli okurun sayısı 5 bini geçmez!” sözü doğruya epey yakın. Televizyon dizilerini izlemeye cömertçe zaman harcayan insanlar kitap için hiç vakit bulamadıklarını söyleyebiliyorlar. Bugün yükseköğrenim görmüş gençlerimiz arasında bile üç tane romanı tam olarak okumuş olanların sayısı son derece azdır.
Bu yüzdendir ki ülkemizde gazete, dergi ve kitap tirajları uygar ülkedekilerle karşılaştırılamayacak ölçüde düşüktür. Nüfusu bizden çok daha az Batılı ülkelerde tirajı milyonu aşan birkaç gazete varken bizde tirajı milyonu aşan tek bir gazete bulunmamaktadır. Yaklaşık 75 milyon nüfuslu ülkemizde günlük gazetelerin toplam tirajı 5 milyon civarında. Bu, 15 kişiye bir gazete demektir. Birçok gelişmiş ülkede kişi başına bir veya daha çok gazete düşer. Bizde haftalık, aylık dergilerin tirajları ortalama 5 bin, kitapların ise 2-3 bin civarıdır. Böyle bir ülkede, özgürlüklerin genişletilmeye çalışıldığı bir dönemde, kitaba ve genel olarak okumaya karşı ilgi ve sempatiyi özendirmek gerekirken tam tersi uygulamaların devreye sokulması, akıl tutulması olayının tipik örneğini teşkil etmektedir.
Çok kötü bir imaj
Türkiye, özgürlüğün en kısır, en kısıtlı olduğu devirlerde bile uluslararası toplumun gözünde son kitap yok etme operasyonundaki kadar kötü bir imaj çizmemiştir. Kahramanları iktidarda iken ‘Turgut Nereye Koşuyor?’, ‘Musa’nın Gülü’, ‘Takunyalı Führer’ gibi kitapların yayımlanabildiği bir ülkede ‘İmamın Ordusu’ adında bir kitap yayımlanamıyorsa orada iktidarın gücünü de aşan bir güç ve iradeden bahsetmek abes sayılmamalı. Dijital ortamlardan gün yüzüne çıkmasına izin verilmemeye çalışılan ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabın altından Türkiye’yi yıkmak gibi büyük bir suç da çıksa, ona yönelik kitap düşmanlığı eyleminin bu ülkenin imaj ve itibarına verdiği zararı vermez. Kitap medeniyet demektir. Kitap aydınlık demektir. Stefan Zweig kitabın aydınlığını çok güzel ifade etmiştir: “Henüz hiçbir elektrikli ışık kaynağı incecik bir kitabınki kadar parlak bir aydınlık yaratamamıştır.”
Kitap düşmanlığı, medeniyet düşmanlığının zirvesidir. Kitaptan korkmak, bu nedenle kitapları toplayıp yakmak veya başka türlü yok etmek şeklinde ortaya çıkan kitap düşmanlığı istisnasız her devirde ilkelliğin, çağ dışılığın, karanlığın simgesi olmuştur. Tarihteki istisnasız bütün aydınlık devirler, düşünmenin, yazmanın, kitabın özgür olduğu, saygı duyulduğu devirlerdir. Sabahattin Eyüboğlu’nun deyimiyle, “Kitap bir zehir bile olsa panzehiri yine bir kitaptır”. Onu yok etmek değil… Zamanımızda kitap düşmanlığı dendiğinde akla hep faşizm, nazizm, komünizm gibi totaliter rejimler geliyor. Oysa kitap düşmanlığının tarihi kökleri çok derinlerdedir.
Abbasilerden Endülüs’e
Abbasi Halifeliği (751-1258) döneminde başkent Bağdat, dünyanın en zengin kütüphanelerine sahipti. İlmi ve kültürel çalışmalar dünyanın başka hiçbir yerinde görülemeyecek kadar yoğundu. Gerek din bilimleri gerekse matematik, astronomi, fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi müspet ve sosyal bilimler üzerinde harıl harıl çalışmalar yapılıyordu. Bu arada Eski Yunan uygarlığına ait bütün eserler Arapçaya çevriliyor, üzerlerinde gerekli açıklama ve düzeltmeler yapılarak onlardan yararlanılıyordu. Bütün bu çalışmalar kitaplaştırılıyordu. Yüz binlerce cilt kitap ihtiva eden kütüphaneler oluşmuştu.
Bütün medeniyetlerin olduğu gibi İslam medeniyetinin de itici gücü olan kitaplar iki büyük darbeye, iki büyük barbarlığa hedef olmuşlardır. Bunların ilki, 1258’de vuku bulan Moğol istilasıdır. Cengiz soyundan Hülagu Han liderliğindeki istilacılar görülmemiş bir barbarlıkla bütün Bağdat’ı yağmalamışlar; camileri, köşkleri, sarayları yakıp yıkmışlar; binlerce insanı kılıçtan geçirmişler; Bağdat kütüphanelerinde birikmiş yüz binlerce cilt kitabı da Dicle Nehri’ne dökmüşlerdir. Dicle Nehri bu sebeple haftalarca mürekkep renginde akmıştır.
İkinci büyük darbe ise 15. yüzyıl sonlarında (1492) yaşanmıştır. İspanya’da yaklaşık sekiz yüzyıl sürmüş Müslüman egemenliğine İmparator Şarlken tarafından görülmemiş zulümlerle son verilirken bu medeniyetin vücuda getirdiği çok değerli camiler, köşkler, saraylar tahrip edilmiş; bu arada, Granada’nın Babü’r-Remle Meydanı’nda da Müslüman kütüphanelerinde birikmiş bir milyon cilt kitap yaktırılmıştır. 20. yüzyılın başında, ünlü fizikçi Pierre Curie şunları söylemiştir: “Müslüman Endülüs’ten bize otuz kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık.” (Erol Toy, Cumhuriyet gazetesi, 30.7.1979. )
İSMAİL ÖZCAN:(Eğitimci)
Kaynak: http://www.radikal.com.tr
Üniversiteliler, Köy Okullarına Kitap Kampanyası Başlattı
30 Mart 2011 Yazan bbyhaber
Kategori Köy Kütüphaneleri
Ankara Üniversitesi öğrencileri, başlattıkları ‘Kitap Destek Kampanyası’ ile köy okullarının kütüphanelerini donatıyor. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Bilgi Topluluğu grubu tarafından gerçekleştirilen proje kapsamında köy okullarındaki öğrencilerin kitapla tanışması ve kitap okuma alışkanlığı kazandırılması amaçlanıyor. Geçen yıl 5 binin üzerinde kitap toplayarak, 3 köy okuluna bağışlayan öğrenciler, bu yıl da hayırseverlerin desteğiyle desteklerin sürdüğünü söyledi. Öğrenciler, düzenledikleri kültür gezilerinde toplanan yardımların da kitap desteği için kullanıldığını belirterek, “Biz öğrenciler olarak, gelecek kuşakların da okuma alışkanlığı kazanması için gayret gösteriyoruz.” dedi.
A.Ü. DTCF BBY Bölümü Bilgi Topluluğu Web Adres: http://bilgitoplulugu.org
Kaynak: http://www.sondakika.com/
5 milyonluk şehirde 37 bin kütüphane üyesi çok az
28 Mart 2011 Yazan bbyhaber
Kategori Kütüphane Haftası
Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, başkentte bulunan 40 kütüphaneye toplam 37 bin kişinin üye olduğuna dikkat çekerek, “5 milyon nüfusa sahip bir şehirde 37 bin üyeniz olacak. Bana göre bunları konuşmak gerekiyor.” dedi. Ankara Valisi Alaaddin Yüksel, 47. Kütüphane Haftası dolayısı ile düzenlenen törene katıldı. Yüksel, burada yaptığı konuşmada Ankara’da mevcut olan 40 kütüphanede yaklaşık 1 milyona yakın kitap bulunduğunu söyledi. Bu kütüphanelere üye sayısının ise 37 bin olduğuna dikkat çeken Yüksel, “Bana göre bu salonlarda bunun cevabını Ankara valisi de vermelidir, buradaki tüm kanaat önderleri, akil insanlar vermelidir. Tartışılması gereken hususu budur. 5 milyon nüfusa sahip olan bir şehirde 37 bin üyeniz olacak. Bana göre bunları konuşmak gerekiyor.” dedi.
Almanya’da 11 bin, Fransa’da 5 bin kütüphane bulunduğunu söyleyen Yüksel, “Fransa’da 5 bin kütüphaneye kayıtlı üye sayısı 15 milyon. Meksika’da 36 milyon insan kütüphanelere üye. Bir ülkede 400 bin kahvehane, bir ülkede bin 500 kütüphane. 95 kişiye bir kahvehane, 65 bin kişiye bir kütüphane.” diye konuştu. Türkiye’nin, 4 saat 10 dakika ile televizyon izleme konusunda dünya birincisi olduğunu aktaran Yüksel, “Akşam ailenin tamamı televizyonun karşısına geçiyor, gözler kapanana kadar kimse kimse ile konuşmuyor.” ifadesini kullandı.
Yüksel, üniversitelerden mezun öğrenci sayısının 15 kat artarken, üniversite öğrencilerinin kitap okuma alışkanlığının 10 kat gerilediğini kaydetti. İnsanların kitap yerine internet başında zaman geçirmeye başladığını belirten Yüksel, yaklaşık 8 ay öncesinde Antalya’nın bir ilçesinde yaşadığı olayı şöyle anlattı: “İlçeye gittiğimde, ilçe kaymakamlığında yapılan yeni binanın bir bölümünün kütüphane, bir bölümü de internet salonu gibi bir yer açılmış. Doğruca kütüphaneye gittim. Kütüphane son derece mükemmel. İçerisinde 100 bine yakın kitap toplamışlar. Bir tek kişi yok içeride. Kütüphane müdürüne en son geleni sorduğumda, iki ay kadar önce bir delikanlı ders için geldiğini söyledi. Oradan çıktım, karşı salona girdiğimde, bilgisayarların önünde tam 54 kişi vardı… Son derece üzüldüm.” Türk gençlerinin internetle buluşmasına karşı olmadığının altını çizen Yüksel, internetin kitabın yerine geçmesinin doğru olmadığını vurguladı.
Havasız, susuz, ekmeksiz kalmaya hazır olduğunu söyleyen Yüksel, “Ama kitapsız kalamam.” diyerek sözlerine son verdi.
Kaynak: http://www.timeturk.com/